10 Şubat 2012 Cuma

"İnsanın hamurunda kötülük de vardır."; sadece sızacak bir delik arar. Ve sanırım insan büyüdükçe, hamur gerildiğinden bu kötülüğün hacmi artar.

Oldum olası yok mudur bu tartışma: insan doğuştan kötü müdür yoksa maruz kaldığı şartlar mı onu kötü kılar? Şimdi bu sorunun cevabını arayıp bulamamaya çalışmayacağım. Söyleyeceğim şey şu ki, insan büyüdükçe o veya bu şekilde kötüleşir. Kimi bastırabilir bu güdüyü, kimi etrafındakilere sıçratarak dışına çıkarır.
Bir de büyüdükçe insanın karakterinde öyle köklü, büyük değişikliler olmaz; sadece diğerlerine nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Kimilerinin yanında konuşmayı, kimilerine susmayı öğrenir. İnsanlara iyi davranmayı ya da davranmamayı öğrenir. Bu değişim de sanırım üniversitede başlar, benim çevremde ve bende öyle.

Mutasyona uğrayan sadece hayvanlar değildir, insanlar da mutasyona uğrar, daha fazla hayatta kalmak için. Sevmek için ya da sevilmek için. Başarılı olmak için. Daha fazlasına ulaşabilmek için.

Bu mutasyon sanırım 20li yaşlarda başlıyor. Bu dönem artık hepimizin "Ee mezun olunca napıcaaz?" sorusuna denk düşüyor. Herkeste bir not kaygısı, bir "ben" kavgası... Hele de "Uluslararası İlişkiler" gibi rekabeti ders olarak bize sunan benim bölümümde.

Birkaç haftadır etrafımdakilere hep şunu söylüyorum: "Devletlerin o rekabeti, o hırsı, o etiksizliği bize de yansıyor sanırım." Ne kadar çok teori öğrenirsem öğreneyim uluslararası alanda hep realizmi savunacağım: Güçlü olan kazanır. Peki sosyal yaşamda ahlak değerlerinin hiç mi geçerliliği yok ? Dedim ya uluslararası rekabet bize yansıyor diye; bizim bölümde bu değerlerden az var arkadaş! Herkeste bir hırs, bir kuyu kazmacalar, bir kıskançlıklar, bir dedikodular...

Bu yazıyı yazmamdaki amaç kimseyi töhmet altında bırakmak olmadığı gibi aslında hepinizi sorumlu/sorunlu addetmektir. Bu sadece biz "geleceğin diplomatları"na has bir durum değildir elbet. Senin de hamurunda kötülük var ey mühendis, sen de saf ayağına yatma geleceğin öğretmeni.


Sonra 'ben kötü biriyim.' diye özeleştiri yapınca suçlu oluyorum. Azıcık kendisiyle yüzleşmesi gerek insanın. 

25 Ocak 2012 Çarşamba

bloğu olan başka bir arkadaşım arada sırada "ilgilen şu bloğunla!" diye azarlar. ben de her defasında derim ki "e her mevsim yazıyorum işte, o yeter."
sonbahar mevsimini atlamışım. ama bi kıyak yaptım sana sayın okuyucu, yenilendim. yazdan beri pek çok şey yaşadım, gördüm, duydum, hissettim. hissizleşmeye de başladım. ama sanırım en çok şaşırdım ve üzüldüm. en yakın zamanda (mesela gelecek mevsime) bomba bir yazıyla geri döneceğim.

ama yazdan bu yana birkaç kitap okumayı başarabildim. işte kalemime takılan birkaç satır:

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

"Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı."

"Korkuyu beklemek, korkudan beterdi."

"Zaten intiharların çoğu başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu?"

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."

"Benim fikrimce aşk diye ayrı mücerret bir mefhum yoktu. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı."

"Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip biri çıkar. Ama senin gibi biri yoktur."

bu aralar şunu ve max fm'i çok dinliyorum. Marquez- Kırmızı Pazartesi okuyorum. düşünmemem gereken şeyler düşünüyorum. boyumdan büyük laflar edip düşüncesinin altında eziliyorum.