Eğer bir şeyler karalamayı becerebilen biriyseniz, hayatınıza giren her özel insan sizden onu yazmanızı anlatmanızı ister. Ama bilmez ki yazılanlar aslında en çok iz bırakanlar, en çok acıtanlardır. O seni anlatırken aslında kelimeleriyle sırtına binbir bıçak saplar, seni yavaşça öldürür içinde; farkına varmaz yazının başrolünü oynayan. Çünkü o başrollere alışmıştır değil mi? Hep bir adım öndedir, hep her şeyi önce yaşayan, önce tüketen, önce bitirendir. Üstünden artıkları silkeler ve sofradan kalkar, arta kalanları/ arda kalanları ezer, üzerine bir bardak su içer ki tadı damağında kalmasın.
o arda kalan, arta kalanları kelimelere döker, diğeri okur, kendine pay çıkarır, gururlanır, altında binbir anlam arar. Kavrayamaz ki o kelimeleri sindirmek zordur. Ama dudağından onun öpüşü mükemmel bir şekilde silinip atılır bir başkasının öpüşüyle. Teninden dokunuşunu kazımak kolaydır bir diğerinin dokunuşuyla. Ama cümleler, melodiler, sesler; işte onlar silinmesi en zor olanlardır.
Bir de bazı yazarlar vardır, kimseleri layık görmez yazılarına. 'O'nu yazmak demek sobelenmek gibidir. Ama gizmeli yazarın saklandığı yerden çıkmaya hiç niyeti yoktur. Kendi hayatının başrolünü başkalarına kaptırmayı aklından dahi geçirmez. Ama gözleri de hep yerdedir, hayır kaybettiğini bulmak için değil; kaybolmak için..
O, bu, şudur ama yazmak en iyi acıtma biçimidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder