4 Ağustos 2011 Perşembe
beni bana anlatma biçimidir.
beni sana anlatma biçimidir.
beni kendime saklama biçimidir.
kalabalıklardan kaçma biçimidir.
derdimi onca insana anlatma biçimidir.
sanat; sanat için midir, yoksa halk için mi?
kimileri için yaşamanın başka bir formatıdır.
ama kimse görmez sanatın içindeki gerçeği,
sana't.
ben kendimi, derdimi sana anlatmak için türlü kelimeler üretiyorsam, tüketiyorsam bu önce senin içindir, senin sayendedir.
halk içindir.
ya anlatmak istediğini anlamayan bir halk içindir, ya yanlış anlayan bir halk içindir ya da gözlerini sıkıca kapatıp görmek istemeyen bir halk içindir.
kimse anlaşılmamayı göze alamaz. göze alanlar vardır elbet, kendi karmaşıklıklarının dışavurumudur sanatları. yazarlar, çizerle, boyarlar. ancak biri sormayagörsün; hemen başlarlar açmaya, açıklamaya.
herkes kendini anlatma derdindedir.
herkes birbirini anlama yarışı içindedir.
ben bu yarışta kaçıncıyım?
ya da sence sen ipi göğüsler misin?
1 Ağustos 2011 Pazartesi
an geçtikçe yapacak daha fazla şeyim olduğunun farkına varıyorum.
hayatım hakkında hemen karar vermem gerektiği hakkında kendime baskı yapıyor, düşünüyor, çeşitli planlar yapıyor, çıkmaza girince "amaaaan bakalım zaman neler gösterecek" diye bir çıkış yolu buluveriyorum.
tanrım ben amerikaya gidiyorum!
hemmen planlar yapmalıyım!
21 Temmuz 2011 Perşembe
yastayız Rowling

90'larda çocuk olmak Yüzüklerin Efendisi'yle haşır neşir olmaksa milenyumda çocuk olmak Harry Potter serisine kıyısından köşesinden ama mutlaka aşina olmaktır. Ben aşina olmakla kalmayıp bu dünyaya giren ve hiç mi hiç çıkmak istemeyen, kitaplarını su gibi içen, susayıp tekrar tekrar, kana kana içen; filmlerindeki eksik gedik ne varsa bulmak, eleştirmek için gözünü kırpmadan izleyen, doyamayıp yine izleyen o harrypottercılardan biriyim.
Felsefe Taşı'nı 5. sınıfta okudum. İlk 20 sayfasında afallayıp tekrar tekrar okudum. bu bi çocuk kitabı değil miydi? Uçan motosiklet de neyin nesiydi? Hele kediye dönüşen bir kadın! Ardı ardına Ateş Kadehi'ne kadar okudum. Şimdi bile ilk 4 kitap bir bütün sonraki 3 kitap ayrı bir bütün gibi gelir. Kim-olduğunu-bilirsin-sen'in kim olduğuna akıl sır erdiremedim bir süre. Kitap aşkımın tavan yaptığı, elimden kitabı düşürmediğim, su içmeyi bile unuttuğum, bu nedenle sık sık annemle kavga ettiğim zamanlara tekabül eder şu ilk 4 kitap. Bir keresinde para kaybetmiştim de annem hıncını biricik HP kitaplarımdan çıkarmıştı. E ben de n'apiyim, Türkçe kitabımın arasına sıkıştırıp Azkaban Tutsağı'nı okumaya devam ettim. Babam "maşallah kızıma" derken yine yakalandım.
Fen dersinde laboratuarda otururken iki HP'ci arkadaşımla "kim daha önde?" yarışına tutuştuk Ateş Kadehi hakkında. Sizi bilmem ama Ateş Kadehi benim için özeldir; kara büyülerle iyice yakınlaşmaktır, Harry'nin ilk aşkını tadışıdır, Ron'un Hermione'yi ilk kıskanışıdır, Potter'la Voldemort'un ilk yüzyüze gelişidir... Ayrıca o ana kadar okuduğum eenn uzun kitaptır. Daha sonra, hala hayatımda okuduğum en uzun kitap ünvanını barındıran, Zümrüdüanka Yoldaşlığını saymazsak. Zümrüdüanka Yoldaşlığı demek LGS'ye hazırlanmak demekti. (Bir de şu var. Boşuna demiyorum HP bir tutkuymuş meğersem.) Efenim itiraf etmek gerekirse ben Sirius'un ölümünden dolayı pek de kahrolmamıştım. Tülün arkasına düşmüşmüş falan, duygulu bir anlatım değildi ne kitapta ne filmde. Ancak Harry'nin Hogwarts'ta yana yakıla Sirius'un hayaletini ararken Neredeyse-Kafasız-Nick'in, Sirius'un neden hayalet olarak aralarına geri dönmediğine dair açıklamasından oldukça etkilenmiştim.
Melez Prens demek lise demekti. Kitabı uzuuun arayışlarım sonunda elde ettikten sonra içime sindirerek yavaş yavaş okudum. Sayfalar ilerledikçe Melez Prens'in kim olduğuna dair tahminler ve tartışmalarla keyif çatarken bir gün arkadaşım suratıma pat diye gerçeği yapıştırdı: "Melez Prens, Snape." Ki ben hiç ihtimal vermemiştim ona, ki ben daha kitabın çok başındaydım. Neyse, Melez Prens demek tam final zamanımla Dumbledore'un ölümünün olduğu bölümün çakışması demekti, kitabı elimden düşüremem demekti. Anka kuşu olanca güzelliğiyle, ağıtlar yakarak Hogwarts'ı terk ederken benim ağlamam demekti. Bu sahneyi gözümde çok canlandırdım,çok heveslendim; ama filmlerin kitaplara asla tamamen sadık kalamadığına bu sahnenin tüm büyüsünün bozulmasıyla karar verdim. Bırak anka kuşunu, cenaze bile yoktu ki filmde, David n'aptın sen!
Ve Ölüm Yadigarları.. J. K. Rowling'in bir otel odasına bıraktığı notla öğrendim kitabın bittiğini ve dört gözle beklemeye başladım. E Rowling bazı karakterlerin son kitapta öldüğünü ve bundan üzüntü duyduğunu belirtmişti o notta (Bu da nasıl bir saçmalıksa, 'ben Moddy, Lupin, Tonks ve Fred'i öldürdüm, bundan üzüntü duyuyorum. Ama birilerinin ölmesi gerekiyordu.') Hangi birimiz Dumbledore'dan soğumadık ki bi an için, hangi birimiz Rowling'in hayalgücüne hayran kalmadık. Snape'in anılarına girince ve Harry'nin de bir hortkuluk olduğunu öğrendiğimizde hangimiz ağzımız açık kitaba bakakalmadık. Ve hangi birimiz onlarca önemli şeyi filmde göremeyince hayal kırıklığına uğramadık. Hele ki kitabı unuttuğuma kanaat getirip yine okuyup, bitirdiği anda, tüüm ayrıntılar kafamın içindeyken filme giden ben, her sahnede bir eksik,gedik buldum. Yapsana şu filmi 3 saat. Hayır yani, finaldi zaten. Hevesi kursağımda kaldı.
Neyse efenim, komşu kızıyla hep konuşur, 20 yaşımıza gelmemize rağmen hala HP filmlerine gidecek olacağımız için utanır gülüşürdük. Ama üniversite beni bu konuda hayal kırıklığına uğratmadı vee etrafımı HP tutkunlarıyla çevirdi. Şanslıymışım. Ve hep dedim, yine diyorum ki, Harry Potter bir çocuk serisi değildir.
J.K. Rowling şöyle dese yeridir: "Bir kitap yazdım, ne hayatlar değiştirdim."
Kadın sokakta yürüyen herhangi biriyken öyle bir hava yarattı ki en zenginler listesinde ilk sıraları çekti. Bizim kerata Daniel ve tayfası da bundan az ekmek yemedi hani.

yazacak daha tonla şey var, amma velakin şu iki fotoğraf bunların bir kısmını anlatıyor sanırım.
O değil de, bitmeseydi ya.. Yastayım.
29 Haziran 2011 Çarşamba
en son hangi kitabı okudunuz?
“Mutsuzluğuna hiç bir çare aramıyorsun.Ve en büyük acının kendininkinin olduğunu düşünüyorsun. Dünyadan haberdar olmayan bütün gerizekalılar gibi. Ölmesine çeyrek kalmış, herkesi yaşadığına pişman etmeye çalışan, sağlıklı oldukları için suçluluk duymalarını isteyen hastalıklı, yaşlı bir kadın gibisin.”
"Belki de tek sorun şuydu: biz ne istediğimizi bilememiştik hiç bir zaman. Ve dolayısıyla her şeyi deniyorduk. Belki görünce istediğimiz, uğruna yaşadığımız şeyi hatırlarız diye."
"beni seviyor! beni sevmeye başladığından beri kendi gözümde nasıl da değer kazandım, nasıl da tapıyorum kendime beni sevdiği için!"
"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."
"annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. öbürüne ulaşmak yürek ister. göze alabilmek ister. bir insandan bir başkasına geçmek: emek ister, sevgi ister, yürek ister. bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen..."
bu da benden, birkaç satır karalamalık;
kapıyı hafifçe tıklayıp içeri girdi birisi. gözümün önünü bile göremiyordum ki kim geldiğini göreyim. "bu ne hal?!" diye azarlamaya girişti, sesinden tanıdım, biricik dostumdu. içinde yaşadığım pislik yüzünden o'ndan utandım.
"çamaşır suyuyla sileceksin bütün izlerini. çamaşır suyunun keskin kokusu içini yakacak, aklında ona dair hiçbir koku kalmayacak. aklın da kalbin de bembeyaz olacak. gerçi aklın zaten berrak ya, ah bu kalp denen meret! beyazlığına is'i sinmiş. iyice sileceksin, çıkmayan lekeyi tırnaklarınla kazıyacaksın ki saf, duru olabilesin. isleri temizle ki simlere yer açılsın. hayatından en küçük bir izini bile sileceksin ki gözlerinin önündeki sis perdesi kalksın, o sis gözlerini yaşartmasın. temizlerken benliğini ondan, hırpalayacaksın kendini bu arınma için hem de hiç acımadan kendine. yoksa yakanı bu illetten kurtarmak pek de kolay değil benden söylemesi."
28 Haziran 2011 Salı
o anda kurs ücretimi çıkarip deske çarpıp "bu gece oteli kapatıyorum ulan!" neden demedim ben?
'ben büyüyünce tunalı oteli alıcam.'
25 Haziran 2011 Cumartesi
these are the words that i say in a dream
these are the words that i wish i'd said to you
when you were standing here next to me.
biri bana "hadi gel istanbula, konsere gidelim." dedi.
belki istanbul'da gidemedik, ama hayal çuvalımıza bir yenisini daha ekledik.
23 Haziran 2011 Perşembe
bisiklet
Mor ve Ötesi ''Bisiklet'' from ali demirel on Vimeo.
Geçen sene mvö konserine giderken çok sevgili bir arkadaşım yanıma gelip "ee en sevdiğin şarkı ne bakalım bu albümden?" diye sordu. Benim cevabım albümün çıktığı ilk günden bu klibe kadar 'araf'tı. Hatta o "bisiklet de güzel." dediğinde ben, önyargılarla kuşanmış ben, kabul etmedim, 'bisiklet'in zavallı bir şarkı olduğunu falan düşündüm. Geçen hafta baktım millet çılgınlar gibi bu klibi paylaşıp şirin mi şirin olduğundan bahsediyorlar, önyargılarıma yenilip klibi izledim. (ki klip izlemeyi sevmem.)
Sonuç:'Bisiklet'siz geçen bir yılıma yanayım. Klibi izlerken utanmasam ağlayacaktım. Bisiklet gibi duru bir şarkıya böyle duru ve öz bir klip yakışırdı zaten.
Ve itiraf edeyim sayın okuyucu; birkaç gündür playlistimi hep 'bisiklet'le başlatıyorum. 'Araf'ın tahtı sallanıyor. Hem zaten sanırım taze anılara ihtiyaç var.
"Bas pedalı bak gökyüzüne..."
18 Haziran 2011 Cumartesi
Bayım, siz hiç 'acı'dınız mı?
“Gözlerimi masmavi denizden yüzüne çevirince gözlerinle karşılaşınca hissettiğim heyecan bir tepeden kendini buz gibi boşluğa bırakınca hissedilen heyecanla eşdeğer gibi “ dedim.
Gözlerimi kapattım. Dudaklarını saçlarımda hissettim. Kokusunu içime çektim. Oksijeni tüm vücudumda hissettim.k kalp atışlarımın deli ritmini duymasından korkuyordum. Etrafımdaki onca insana aldırmadan iyice sokuldum sıcaklığına.
İnsanı sağır edecek o gürültüde ben onun sesini gayet net duyuyordum da hiç susmasın istiyordum. Sonra yüzü asıldı. Elimi bıraktı. O ara kim hangi şarkıyı söylüyordu bilmiyorum. Yüzüne baktım, gözlerime bakmadı. Zoraki gülümsedi. Benden uzaklaştı. Bedenini sarsıp kendine getirebileceğim uzaklıktaydı aslında. “Bak ben buradayım” diye bağırabilirdim. “Düşünme artık onu, bak ben yanındayım. Her zaman öyle olacak gibi bu. Bir gün sonra da 3 yıl sonra da...”
Dediklerimi duymuş gibi yüzüme bakıp gülümsedi. Elimi yakaladı sıcaklığıyla. Mayıstı ama hava dondurucuydu. Elim elindeydi ya, ben ateştim.
Birbirimize giderek tutuluyor gibiydik. Hem şarkı da bitmişti. Gülümsedim. Onu hiç bırakmayacaktım.
13 Haziran 2011 Pazartesi
Bugün
bunu okudum:
oranda
yüzümde hüzünden gölgeler varsa,
o hüzün yüzündendir olsa olsa.
bilmiyorum, bu yaşamın çoğu yaşanmamışsa,
yaşanmadığı okunur, şimdi, daldımsa.
özledikçe yalnız durup-susup baktımsa,
sorulacakken nedeni nasıl sormadımsa.
geldiğini umudumda umutla umdumsa,
geleceğini görüyor-biliyordum, anlattımsa.
o geçip-gitti ora'sına, ben görmedim, baktıysa.
derim ki şimdi, bir daha gelse de, sorsa.
sözümle, yüzümle,gözümle dedim, duysa.
bense buramda onu bekledim oysa.
yüzümde hüzünden gölgeler kaldıysa,
içimde örülen duvardan düşmüştür, çatladıysa...
asaf
Bir de ben yine en sert kabuğumu büründüm. Tüm vuruşmalara hazırım!
29 Mayıs 2011 Pazar
24 Mayıs 2011 Salı
yağmur
'bu kentte her yağmur kendine ağlar.'
*
Bir Adın Kalmalı
bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
sen say ki ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi geceleri,
koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi bir topak kan gibi adın içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam
dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki yerin dibine geçti geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç
Tanpınar
a aa yağmurlar dinmiş, güneş gözlerimizi kamaştırıyor.
21 Mayıs 2011 Cumartesi
.
o arda kalan, arta kalanları kelimelere döker, diğeri okur, kendine pay çıkarır, gururlanır, altında binbir anlam arar. Kavrayamaz ki o kelimeleri sindirmek zordur. Ama dudağından onun öpüşü mükemmel bir şekilde silinip atılır bir başkasının öpüşüyle. Teninden dokunuşunu kazımak kolaydır bir diğerinin dokunuşuyla. Ama cümleler, melodiler, sesler; işte onlar silinmesi en zor olanlardır.
Bir de bazı yazarlar vardır, kimseleri layık görmez yazılarına. 'O'nu yazmak demek sobelenmek gibidir. Ama gizmeli yazarın saklandığı yerden çıkmaya hiç niyeti yoktur. Kendi hayatının başrolünü başkalarına kaptırmayı aklından dahi geçirmez. Ama gözleri de hep yerdedir, hayır kaybettiğini bulmak için değil; kaybolmak için..
O, bu, şudur ama yazmak en iyi acıtma biçimidir.
üşüşlenmeler*
sanırım bloğuma geri döndüm.ama üşengeçlikten tee bir buçuk yıl önce yazdığım saçma şeyleri silmeye üşendim.umarım bu heves yine kısa sürede noktalanmaz.
nokta demişken, ben virgülleri çok severim.ama bazen haddini aşan virgüller olur, kuyruğunu kestirip atar, noktamı koyarım.
senin sıran ne zaman gelecek?