27 Temmuz 2009 Pazartesi

bir zamanlar, Atalay

Uzun seneler babamların iş ilişkileri nedeniyle Ankara'yla yakın temas halinde kalmışızdır. Haftada birkaç kez giderlerdi. Haliyle Ankara'dakilerle iş ilişkisi dışında arkadaşlık ilişkilerimiz de hayli gelişmiştir. Kuzenlerimin düğününe falan gelmişlerdir vefalı dostlar, tek bir gün için de olsa, altınlarını gelinin/damadın yakasına iliştirip gitmişlerdir.

Bu tercihler için herkeslere akıl danışan çevrem insanı, en son çareyi bir Ankaralı'ya sormada bulmuş olmalı, hiç üşenmemiş aramışlar. Ben böyle küçümserken, "Aman abi ne anlar onlar." derken, abim "Ahmet Amca Ankara'da öğretim üyesi." diyince "E tamam o vakit, ne diyorsa ilk tercihim odur" şeklinde dumur olma vaziyetini gayet güzel, kimine göre acemice bir kıvırmayla atlattım. Sonra gece yatağa uzandığımda anılara bir dönüş yaptım hemen.

İlk şehir dışı gezim Ankara'ya olmuştur mesela, onu hatırladım. Sonra yine iş ilişkilerinden ileri gelen bir durumla Antalya'ya gitmiştim. Annem gelmemişti. Kuzenlerle arabaya doluşup yola çıkmıştık gecenin bir yarısı. Annemden ayrı kaldığım ilk geceydi ve bu yüzden kimseyi uyutmamış, ciyaklayarak ağlamıştım ki aynı durum iki ay sonra da geçerli olacaktır. Mekan farklı olabilir, gidilen yer de, annemden ayrılma süresi uzun olabilir. Bu uzunluğa güvenerek ben de yüzümde bir yol edinmiş tuzlu suları gecelere bölebilirim. Neyse, duygusallığa lüzum yok. Bu da başka bir yazının konusu.

Yine kuzenler toplaşıp amcam önderliğinde Antalya'ya gitmiştik. İki günlük küçük bir gezintiydi. Şehirdeki son günümüzde, öğleye doğru odada hafif bir hareketlilik başladı. Yelkovanın sayılar arasında aldığı yol miktarıyla hareketlilik hızı doğru orantılıydı. İlk o gün duydum ben Atalay diye bir insanın varlığını. Kuzenlerin dilinde bir Atalay. Onlar benden birkaç yaş büyük, evlenmeye heves etmiş gençlerdi. Ben de onlardan aldığım gazla "Atalay da Atalay" diye bir hareketlendim, hazırlandım. Bir restorana gittik ki Atalayın ailesi oradaydı ama Atalay'a benzeteceğim beyaz atlı prensim yoktu ortalıkta. Kuzenlerim makyajlarını bozmamak için masadakilere dokunmazken ben küçüklüğümün verdiği yüzsüzlükle yedim de yedim. Sonra restoranın sahibi geldi yanında koltuk değnekleri yardımıyla yürüyen, yaralanmış biriyle. O an dikkat etmedim. Sonra amcam "Oo Atalay yine iyileşmişin biraz, geçmiş olsun." diyince hemen yüzüne baktım Atalay'ımın. Gerçekten abarttıkları kadar vardı, esmer, masmavi gözler ve karizmasına karizma katan sargılar..

Trafik kazası geçirmiş, hava yastıkları sayesinde hayatta kalmış. Nasıl da net hatırlıyorum 7-8 sene önceki şeyi..
Beyaz atlı bir prensti o.
Atalay'dı..

Sonra kuzenlerim teker teker evlendiler. Ve o acı haber geldi, Atalay da evlenmişti.

Birkaç yıl sonra bir yerlerde, birileriyle, bir şeyler konuşurken konu döndü dolaştı Atalay'a geldi. "Atalay evlenince baya bir kilo aldı yahu. Eski yakışıklılık falan kalmadı." dedi biri. "Yok" dedim, "O kadar da olmaz."

Sonra Ankara'ya gittim yine ben babamla. Atalay da vardı o gün orada. Gerçi babam "Atalaycığım nasılsın?" demeseydi, o da bu soruya gayet kendine sorulmuş gibi cevap vermeseydi hayatta inanmazdım onun Atalay'ım olduğuna. Benim beyaz atlı prensimin 'ata'sı gitmişti, 'lay'ından ibaretti. Aşk masalım da başlamadan bitti..

Derken..

İşte bu Ahmet Amca devreye girdi. Geçenlerde yine konuşurlarken babamla, tonton anne-babasının dairelerinin karşısındaki dairenin boş olduğunu, beni de oraya beklediklerini iletti.

Yani bu Atalay'ın karizması ne kadar da yok olsa en nihayetinde 'ilk aşk', insan vazgeçemiyor. Evli de olsa o benim 'Atalay Abim'.

Benim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder