-Sen daha büyüyememişsin. Üzgünüm, çabaladım. Çabaladığımı biliyorsun. Ama senin büyümeni beklerken ben de yaşlandım.
-Bunu göz önüne almalıydın. Ben hep küçüktüm. Sen hayat mücadelesi veriyorken ben hala rüyalarda yaşıyordum. Oysa sen rüyalarını çoktan kaybetmiştin o ara. Belki benim rüyalarımı çalmak istedin. Bu yüzden herkes duruyorken beni seçtin. Sonra n’oldu peki? Rüyalarımı seninle paylaştım ben ve sen şimdi rüyalarımı da alıp kaçmak istiyorsun öyle mi?
Can başını kaldırıp bir zamanlar delicesine aşık olduğu kadına baktı. Belki yaşlanan oydu. Hala çok güzeldi . Saçları hala kapkaranlıktı, saçlarının yansımasıydı belki ruhundaki karanlık. Saçlarına inat teni bembeyazdı. Yüzü hala o aşık olduğu yüzdü, aynı ciddi çehre. Gözleri aynı kahvelikte, tek eksik yüzündeki ciddiliğe karşın gözlerindeki hayat dolu, mutluluk dolu, sanki her an bir muziplik yapacakmış gibi duran parıltılardı.
Bir arkadaş toplantısına gitmiş, orada görmüştü İlkin’i ilk. Yüzündeki ciddiliği bozmadan, gözlerindeki muzipliği de yüzüne uydurarak aynı ciddilikte konuşanları dinliyordu. Bu kız dikkatini çekmişti Can’ın. Hiç gülmez miydi Allah aşkına, hiç dikkatini dağıtıp etrafına bakmaz mıydı bu kız? Tam o sırada masadan birinin yaptığı espriye gülmüştü İlkin. Dudak kıvrımlarına aşık olmuştu bir de o anda. Tanıdıkça aşık olacak çok şey bulabilirdi bu kızda Can. Onda olmayan çokça şeyi bu kız dudak kıvrımlarında, gözlerinin parıltılarında, sesinin berraklığında pek çok şeyde bulabilirdi. İlkin de o anda fark etmişti Can’ı. Tam da ona dikkatlice bakarken. O an, belki de saniyenin binde biri olan o an, gözleri çarpışmıştı ikisinin. İlkin o an fazla üstünde durmamıştı bunun, herhangi biri herhangi bir şeye bakarken bakışları rast gelmişti hepsi bu. Öyle olmadığının çok sonra farkına varacaktı.
İlkin Can’dan gözlerini kaçırıp pencereye doğru yürüdü. Siyah saçları gelişigüzel toplanmıştı. Birkaç yaramaz tutam tokadan kurtulup İlkin’in yüzüne düşüyordu. Üzerinde ateş kırmızısı bir elbise vardı. omuzlarını açıkta bırakan. ‘Acaba’ dedi Can ‘bu omuzlara çok mu yük yükledim.bundan mı bu erken çöküş?’ Ayakları çıplaktı. Belki bu kırmızılığı da kaldıramamış, ateş almıştı içi de. ‘Sandığımdan daha zayıf bu kadın’ diye düşündü Can.’ Yanlış tanımışım, öyle tanınmak istedi belki de’. Kimseye muhtaç olmayan, kimsenin yardımına ihtiyacı olmayan bu hayatta başı, omuzları dik, tek başına herkese meydan okurcasına yaşamak istedi, öyle olmak istedi. Ama omuzları erken pes etmişti anlaşılan. Omuzlarına tezat duran başına baktı. Bembeyaz uzun bir boyunla gövdesine bağlanan başı dikti hala.
İlkin pencereyi açtı. Evet alev almıştı içi, biraz olsun ferahlamak istiyordu. Gözünün önüne düşen simsiyah saçlarını arkaya attı. Ama gökyüzü de saçlarından farksızdı, alacakaranlık… Eskimiş sokak lambası sarı ışığıyla son bir gayret küçük sokağı aydınlatmaya çalışıyordu ama o da yetersizdi İlkin gibi bu ara. Bir mırıltı duydu apartman girişinde. Mahallenin aylak kedisi belli ki bir numarada oturan Nuray Teyze’den akşam yemeği artıklarını dileniyordu. Ama çabası boşunaydı, İlkin’in görebildiği kadarıyla hiç ışık gelmiyordu evden. ‘Yaşlı başlı kadın, bu saatte ne işi var ayakta, değil mi?’ diye düşündü. Sahi ya, oldukça geç olmuştu, yeni bir güne başlayalı bir iki saat geçmişti. Hava serindi dolayısıyla. Ama nafile; yüzü hala alev alevdi İlkin’in. Yanağını cama yapıştırdı. Evet şimdi daha iyiydi. Serinlik yüzüne yayılmıştı.
-Üşüteceksin, dikkat et.
Alayla güldü İlkin. Ne zamandır düşünüyordu bu adam onu. Ya da hiç düşünmüş müydü acaba. O sürekli hayatın en eğlenceli taraflarıyla ilgilenir, insanları ciddiye almaz, her zaman en doğrusunun kendinin düşüneceğini sanır, insanlara hep tepeden bakardı. Hayatta en önemli şeyi yine kendisiydi. Şimdi neydi bu ilgi?
-Söylediklerimi önemsemiyorsun artık, dedi Can.
-Giderek sana benziyorum belki de.
-Söylediklerini hep önemsedim.
-Bundan emin değilim. Seni bunca zamana karşın tanımıyorum.
Sustular. Evet haklıydı İlkin. Kimseyi yanına yaklaştırmazdı Can. Korkuyor muydu? Belki. Kendini insanlara çok anlatınca daha sonra bunların bir silah olarak kullanılacağından korkuyor olabilirdi. Zayıf yanlarını, zaaflarını öğrenince insanlar, ona zarar verebilirlerdi pekala. Bu yüzden anlatmaktan çok anlamayı tercih ederdi. Anlardı o kadar. Önemsemezdi. Sadece önemser gibi görünürdü.
Bu sayede bu kadar iyi anlaşmışlardı belki. İlkin anlatmayı seviyordu, Can anlamaya çalışıyordu. Birbirlerini tamamlamış görünüyorlardı. Görünüyorlardı, İlkin bunun böyle olduğunu teyit edemiyordu çünkü Can’ın düşüncelerini anlayamıyordu. Can bir garipti. Bazen sıcacık oluyor bazen buz kesiyordu. Son zamanlarda da olabildiğince soğuktu, bu yüzdendi tüm bu yaşananlar. Yoksa gayet güzeldi. İlkin konuşur, can susardı. İlkin de fazla üstünde durmazdı “Erkekler böyledir, fazla ince düşünemezler. Kabullenmeliyim.” Der, sorun yokmuş gibi devam ederdi. -Üşüteceksin, dedi yine Can.
-Senin soğukluğundan mı?
-Elimden geleni yapıyorum, biliyorsun.
-Elimden gelenden daha fazlasını yaptım her zaman, biliyorsun.
Evet, öyleydi. Çünkü bu ilişkide haklı olan taraf her nedense Can oluyordu her daim. Alttan almak zorunda kalan İlkin. Haklı olsa bile taviz veriyordu düşüncelerinden, kişiliğinden. ”Taviz tavizi getirir”di, ama İlkin bunu hoşgörü ya da fedakarlık olarak nitelendiriyor, kendini avutuyordu. Yavaş yavaş eridi Can’ın karşısında. Düşünceleri eridi, kişiliği. Bundandı belki Can’ın kendinden vazgeçişi. Onun aşık olduğu kadın olmamaktandı belki artık. Ama o böyle düşünmemişti ki en başta. Aklında Can’ı hep daha çok etkilemek, daha çok aşık etmek vardı. Bu yüzden onun kalıplarına uydurmaya çalışıyordu kendini. Oysaki Can İlkin’i öylece sevmişti. Hem “daha çok aşık etmek” de neydi ki. Aşk anlık ve miktarsızdı, bir tanımı yoktu ki ya da sonsuz tanıma sahipti. Aşkı tanımlamaya çalışmaktan kaybetmişti İlkin Can’ı.
Güneş doğmak üzereydi. Oda biraz olsun aydınlanmıştı. Bunca vakittir karanlıkta mı duruyorlardı sahi? Can İlkin’in yüzüne, gözlerine bakacak cesareti kendinde bulamıyordu. Bu yüzden karanlık iyiydi ve ortalık iyice aydınlanmadan gitmeliydi. Ayrılık kararını zor vermişti, kendiyle çok çatışmıştı. Çünkü İlkin herkesten farklıydı. Ona nefes aldığını hissettirmişti. Önceki acılarını unutturmuştu. Evet unutmuştu, acı yerine tüm iliklerini aşkla doldurmuştu. Böylece acı da unutulabiliyordu pekala. İlişki sürecinde de çok savaşmıştı kendisiyle, çevresindekilerle. Arkadaşlarına göre onlar birbirlerine uygun değiller, sadece aşk sarhoşluğuyla öyle olduklarını sanıyorlardı. ‘Haklıydılar’ diye düşündü Can. Aşık olunca onu en muhteşem, benzersiz sandım. Öyleydi ama başlarda. Zaman geçtikçe, beni tanıdıkça yetersiz kalacağından korktuğu için kendini değiştirmeye başladı. Hala birbirlerini seviyorlardı belki, Can İlkin’in içinde hala onun aşık olduğu kişiliğini sakladığını biliyordu. Ama onu ortaya çıkarmaya çalışmaktan bıkmıştı. Çünkü İlkin kendini unutmuş, değişmeyi, yeni İlkin’i kabullenmiş, benimsemişti. ‘Belki’ dedi Can içinden ‘belki ayrıldıktan bir süre sonra yine İlkin olur İlkin. Ve yine başlar masalımız…
-Ne yaparsak yapalım, olmadı işte. Haklıydılar. Biz çok farklıyız. Belki farklılığımızdı bizi birbirimize çeken. Ama büyü bozuldu. Hoşçakal…
Güneş olanca hırsıyla açık camdan içeri sızıyor ve İlkin üşüyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder