Uzun seneler babamların iş ilişkileri nedeniyle Ankara'yla yakın temas halinde kalmışızdır. Haftada birkaç kez giderlerdi. Haliyle Ankara'dakilerle iş ilişkisi dışında arkadaşlık ilişkilerimiz de hayli gelişmiştir. Kuzenlerimin düğününe falan gelmişlerdir vefalı dostlar, tek bir gün için de olsa, altınlarını gelinin/damadın yakasına iliştirip gitmişlerdir.
Bu tercihler için herkeslere akıl danışan çevrem insanı, en son çareyi bir Ankaralı'ya sormada bulmuş olmalı, hiç üşenmemiş aramışlar. Ben böyle küçümserken, "Aman abi ne anlar onlar." derken, abim "Ahmet Amca Ankara'da öğretim üyesi." diyince "E tamam o vakit, ne diyorsa ilk tercihim odur" şeklinde dumur olma vaziyetini gayet güzel, kimine göre acemice bir kıvırmayla atlattım. Sonra gece yatağa uzandığımda anılara bir dönüş yaptım hemen.
İlk şehir dışı gezim Ankara'ya olmuştur mesela, onu hatırladım. Sonra yine iş ilişkilerinden ileri gelen bir durumla Antalya'ya gitmiştim. Annem gelmemişti. Kuzenlerle arabaya doluşup yola çıkmıştık gecenin bir yarısı. Annemden ayrı kaldığım ilk geceydi ve bu yüzden kimseyi uyutmamış, ciyaklayarak ağlamıştım ki aynı durum iki ay sonra da geçerli olacaktır. Mekan farklı olabilir, gidilen yer de, annemden ayrılma süresi uzun olabilir. Bu uzunluğa güvenerek ben de yüzümde bir yol edinmiş tuzlu suları gecelere bölebilirim. Neyse, duygusallığa lüzum yok. Bu da başka bir yazının konusu.
Yine kuzenler toplaşıp amcam önderliğinde Antalya'ya gitmiştik. İki günlük küçük bir gezintiydi. Şehirdeki son günümüzde, öğleye doğru odada hafif bir hareketlilik başladı. Yelkovanın sayılar arasında aldığı yol miktarıyla hareketlilik hızı doğru orantılıydı. İlk o gün duydum ben Atalay diye bir insanın varlığını. Kuzenlerin dilinde bir Atalay. Onlar benden birkaç yaş büyük, evlenmeye heves etmiş gençlerdi. Ben de onlardan aldığım gazla "Atalay da Atalay" diye bir hareketlendim, hazırlandım. Bir restorana gittik ki Atalayın ailesi oradaydı ama Atalay'a benzeteceğim beyaz atlı prensim yoktu ortalıkta. Kuzenlerim makyajlarını bozmamak için masadakilere dokunmazken ben küçüklüğümün verdiği yüzsüzlükle yedim de yedim. Sonra restoranın sahibi geldi yanında koltuk değnekleri yardımıyla yürüyen, yaralanmış biriyle. O an dikkat etmedim. Sonra amcam "Oo Atalay yine iyileşmişin biraz, geçmiş olsun." diyince hemen yüzüne baktım Atalay'ımın. Gerçekten abarttıkları kadar vardı, esmer, masmavi gözler ve karizmasına karizma katan sargılar..
Trafik kazası geçirmiş, hava yastıkları sayesinde hayatta kalmış. Nasıl da net hatırlıyorum 7-8 sene önceki şeyi..
Beyaz atlı bir prensti o.
Atalay'dı..
Sonra kuzenlerim teker teker evlendiler. Ve o acı haber geldi, Atalay da evlenmişti.
Birkaç yıl sonra bir yerlerde, birileriyle, bir şeyler konuşurken konu döndü dolaştı Atalay'a geldi. "Atalay evlenince baya bir kilo aldı yahu. Eski yakışıklılık falan kalmadı." dedi biri. "Yok" dedim, "O kadar da olmaz."
Sonra Ankara'ya gittim yine ben babamla. Atalay da vardı o gün orada. Gerçi babam "Atalaycığım nasılsın?" demeseydi, o da bu soruya gayet kendine sorulmuş gibi cevap vermeseydi hayatta inanmazdım onun Atalay'ım olduğuna. Benim beyaz atlı prensimin 'ata'sı gitmişti, 'lay'ından ibaretti. Aşk masalım da başlamadan bitti..
Derken..
İşte bu Ahmet Amca devreye girdi. Geçenlerde yine konuşurlarken babamla, tonton anne-babasının dairelerinin karşısındaki dairenin boş olduğunu, beni de oraya beklediklerini iletti.
Yani bu Atalay'ın karizması ne kadar da yok olsa en nihayetinde 'ilk aşk', insan vazgeçemiyor. Evli de olsa o benim 'Atalay Abim'.
Benim.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
23 Temmuz 2009 Perşembe
Katı
Karamelin iki hali vardır.
Katı karamel ve krem karamel.
Bu aralar katı karamelim ben. Hava bu kadar sıcak olmasına rağmen eriyemedim üstelik. Erime noktam daha yüksek sıcaklık seviyelerinde. Ortam buz.
-Bugünlerde şu 18 yıllık (başkalarına göre kısa bana göre oldukça uzun gelen) hayatımın en zor kararını vermek üzereyim. Yardımcı olmaya çalışanlar giderek aklımı bulandırmakta. Aklımın bulanmasıyla orantılı midem bulanmakta.
-Ankara semalarına doğru gideyim dedim. Abimle birlikte ODTÜ'dür bilkent'tir gezelim, görelim, öğrenelim biraz da eğlenelim dedim. Demez olaydım. İnat ettim gitmiyorum! İnatçılık potansiyelim yüksektir. Tercih de yapmayıp eve tıkılmayı da düşündüm. Sonra nefretimin büyüklüğünden korktum. Sustum.
-Şu aralar özlem provaları yapmaktayım. Evden taşınınca anne nasıl özlenir, abi nasıl ağlanmadan aranır, arkadaşsız napılır,hangi şarkıda en güzel ağlanır, her gün okula gitmek için binilen hınca hınç dolu otobüslersiz nasıl olur derdindeyim.ne olacak?
-Acımasızım.
-Bazen de acıma sınırlarımı zorlayabiliyorum. Haddinden fazla acıyabiliyorum. Acıtabiliyorum da.
-Aklından geçenleri okuyabiliyorum. Muhteşem felaket senaryoları yazabiliyorum elimde olanlarla. Bu kadar ileri gidileceğini tahmin etmemiştim. İronik olaylara sahne oluyorum. Hatta belki başrolünü de ben oynuyorum bu olayların. Finale az mı kaldı yoksa yolumuz uzun mu bilmiyorum.
-Anadolu insanını da seviyorum. Bkınca böyle yüzüme salakça bir tebessüm yayılıyor yurdum insanına. Öyle ki hastaneye giderken otobüste yanıma oturan teyzeye ne kadar beni oğluna almak için ısrar etse de kızamadım. Tatlıydı kadın yahu, tonton bir hanım teyze. Aslında oğlu hakkında daha fazla bilgi alıp 'evlenilebilitesi yüksek olanlar' listesine ekleyebilirdim. Teyzeye kartımı verir, 'beni 6-7 yıl sonra ara teyze, bu konuyu tekrar konuşalım' derdim. İş güç derdi yok. Rahat yaşam.
-'Evlenilebilitesi' nereden çıktı bilmiyorum ama şahane olmadı mı?
Katı karamel otamın sıcaklığından erimeye başladı yavaştan. Ortamı daha fazla bulamaç yapmadan saçmalık salatası yazıya nokta koymalı.
Nokta
.
Katı karamel ve krem karamel.
Bu aralar katı karamelim ben. Hava bu kadar sıcak olmasına rağmen eriyemedim üstelik. Erime noktam daha yüksek sıcaklık seviyelerinde. Ortam buz.
-Bugünlerde şu 18 yıllık (başkalarına göre kısa bana göre oldukça uzun gelen) hayatımın en zor kararını vermek üzereyim. Yardımcı olmaya çalışanlar giderek aklımı bulandırmakta. Aklımın bulanmasıyla orantılı midem bulanmakta.
-Ankara semalarına doğru gideyim dedim. Abimle birlikte ODTÜ'dür bilkent'tir gezelim, görelim, öğrenelim biraz da eğlenelim dedim. Demez olaydım. İnat ettim gitmiyorum! İnatçılık potansiyelim yüksektir. Tercih de yapmayıp eve tıkılmayı da düşündüm. Sonra nefretimin büyüklüğünden korktum. Sustum.
-Şu aralar özlem provaları yapmaktayım. Evden taşınınca anne nasıl özlenir, abi nasıl ağlanmadan aranır, arkadaşsız napılır,hangi şarkıda en güzel ağlanır, her gün okula gitmek için binilen hınca hınç dolu otobüslersiz nasıl olur derdindeyim.ne olacak?
-Acımasızım.
-Bazen de acıma sınırlarımı zorlayabiliyorum. Haddinden fazla acıyabiliyorum. Acıtabiliyorum da.
-Aklından geçenleri okuyabiliyorum. Muhteşem felaket senaryoları yazabiliyorum elimde olanlarla. Bu kadar ileri gidileceğini tahmin etmemiştim. İronik olaylara sahne oluyorum. Hatta belki başrolünü de ben oynuyorum bu olayların. Finale az mı kaldı yoksa yolumuz uzun mu bilmiyorum.
-Anadolu insanını da seviyorum. Bkınca böyle yüzüme salakça bir tebessüm yayılıyor yurdum insanına. Öyle ki hastaneye giderken otobüste yanıma oturan teyzeye ne kadar beni oğluna almak için ısrar etse de kızamadım. Tatlıydı kadın yahu, tonton bir hanım teyze. Aslında oğlu hakkında daha fazla bilgi alıp 'evlenilebilitesi yüksek olanlar' listesine ekleyebilirdim. Teyzeye kartımı verir, 'beni 6-7 yıl sonra ara teyze, bu konuyu tekrar konuşalım' derdim. İş güç derdi yok. Rahat yaşam.
-'Evlenilebilitesi' nereden çıktı bilmiyorum ama şahane olmadı mı?
Katı karamel otamın sıcaklığından erimeye başladı yavaştan. Ortamı daha fazla bulamaç yapmadan saçmalık salatası yazıya nokta koymalı.
Nokta
.
19 Temmuz 2009 Pazar
dönüşüm
Herhangi bir günün herhangi bir sabahıydı. Sabah mıydı hatta, hatırlamıyorum. Çünkü göz kapaklarımı birbirinden zorla ayırdığımda oda hala karanlıktı şu ışık geçirmeyen perdeler sayesinde. Ama yaramaz bir ışık parçası sızıvermişti odadan içeri. Tam üzerine. Sanki dünyada sadece sen aydınlığı hak ediyormuşsun gibi. Ve ben yine karanlık odada karanlığımlaydım. Yanımda sen uyuyordun, hala uyuyordun.
"Çok değişti her şey." diye düşündüm o anda. Sanki değişmenin sınırı varmış da daha ileri gidemezmiş gibi değişim. Daha fazla haddini aşamaz gibi. Ellerimle çizdiğim kırmızı çizgileri ihlal ettiği anda hayatım/dışı edebilecekmişim gibi. Ben değişimi hayatımdan çıkaramazdım belki ama ayak uyduramazsam bu döngüye fena dışlanabilirdim hayattan.
Güneşin aydınlattığı yüzüne baktım ve aynadaki aksime. Gerçi göremiyordum kendimi, karanlıktaydım. Aynadaki aksim de simsiyahtı. Oysa ben bembeyazdım ve hep tezatlarımı sevmiştim. Ben beyazdım belki güneş yüzü görmediğim için. Sen siyahtın hep aydınlıkta kaldığın için. Gözlerim siyahtı benim, bundandı belki bu görünüş. Sense etrafa yeşil bakıyordun. Ben seni siyah gördüm, sen beni yeşil gördün. Bazen beyaz, bazen mavi. Gözlerin seni yanılgıya düşürüyordu çoğu zaman. Siyaha ait olan bendim, renklere ait olan sen.
Sen uyuyordun. Çıplak ve savunmasızdın. Bense tüm silahlarımı donanmıştım sana karşı. Oysa kandırılan da sendin, aldatılan da. Ama uyuyordun ve günün yorgunluğuyla uzun süre uyuyacaktın. Kalktım yanından. Hırsımla perdeyi açıp daha da aydınlığa kavuşturdum seni. Perdenin önünde durdum ışıktan korunmak istercesine. Çünkü karanlık tüm ayıpları, kötülükleri örterdi. Bembeyaz olan sendin şimdi, siyahlara bürünen ben.
"Çok değişti her şey." dedim bu sefer sesli. Ama duymadın. Değişmiştin. Eskiden bir tıkırtıya uyanan sen dünyanda kıyamet kopmasına karşın uyanmıyordun. Bunu kendime mi mal etmeliydim? Ustalıkla mı aldatıyordum seni? Yoksa ustalıkla aldanan sen miydin?
Suçlu olan sen miydin bunca saflığınla yoksa ben miydim bunca sahteliğimle? Sorgulamıyordum çünkü sorgulamıyordun. Ve ben de değiştim. Değişime ayak uydurmalıydım. Değişim heyecanlıdır. Ben de en heyecanlısını seçtim. Aldattım seni.
Sadece seni değil. Çevremdeki çoğu kişiyi aldattım yalanlarımla. Çokça ihanet ettim hiç hissettirmeden. Çokça cinayet işledim. Doğruları öldürdüm acımadan, yerine yalanları ustalıkla doğurdum. Kimse fark etmedi. Sen gibi sorgulamayanlarla doluydu dünya. Çünkü olanı kabullenmek her zaman daha kolaydı.
Ama ben sorguladım. Çünkü kendime kötü sıfatları yakıştıramadım. Ya da kötü sıfatların yanında eğreti duruyordum, beni nitelendiren sözlerin sonrasında. Belki derinlere inince okkalı bir bahane bulup kendimi aklayabilecektim.
Suçu sende arayamazdım. Sen hep sevdin beni, hep bana sadık kaldın. Benim tüm derdim bir erkeği aldatmaktı. Geçmişten gelen bir intikam duygusuydu bu. Hep aldatan erkekti, suçlu olan hep onlardı. Ama bir kadın da mükemmel biçimde aldatabilirdi mutlaka. Hep aldanmak zorunda değildik ki hiç de aldanmadım babamım yalanlarına. İnanıyormuş gibi göründüm sadece.
Hep duymazdan geldim babamın 'onlarla' konuşmalarını. Duyduğumu belli etsem ne olacaktı. Duyduğumu belli ettiğimde ne olmuştu?
"Hayır, hatırlamamalıyım." diye düşündüm. Her hatırladığımda üstünden yıllar geçmiş olmasına rağmen kocaman bir nefret dalgası çullanıyordu üzerime. Unutamıyordum ama. İnsan neden hiç en güzel anılarını aklında tutamazdı? Neden hep kötülerini hatırlardı birine dair? Ya da bu durum sadece bana mı mahsustu? O benim babamdı ve benim için çok şey yapmıştı. Neden onca şeyi hatırlamayıp tek bir geceyi hatırlıyordum?
"Tek bir gece değil" dedim kendi kendime. Alelade olan tek bir geceydi belki. Diğer geceleri hep gizli saklı yapıyordu. Bazılarını ben yakalıyordum, bazılarını annem. Bir şey yapamıyorduk. Sahi ne yapabilirdik? Evi terk etmeye kalksak eninde sonunda geleceğimiz yer burası değil miydi? Sineye çekip oturmaktan başka çaremiz yoktu. Bazı geceler, babamın eve geç geldiği geceler, bağrışmalarından uyanıyor ve onları dinlemeye başlıyordum. Pek çok gece kalkıp sövmek istedim, babamın suratına tükürmek istedim. Ama bana aldırmazdı. Ya da annemi umursadığından daha çok umursardı. Bir kere "Keşke benim babam da amcam gibi olsaydı" dediğimde bu sözlerim bıçak gibi saplanmıştı ona, biliyordum. Ama gecenin bir körü kalkıp içimdekileri suratına çarpmaya cesaret edemiyordum belki. Tek bir gece hariç...
Büyümüştüm artık. Büyümenin tüm aşamalarını yaşamıştım. Büyümenin de bir sınırı olduğunu düşünüyordum belki. Ve bu sınırı zorlamakta olduğunu düşünüyordum. Nereden bilecektim o geceyi de yaşadıktan sonra şimdiye kadarki yolun daha uzununu alacağımı.
Küçük odamda oyalanıyordum. Düşler düşürüyordum aklıma. Sessizdi odam. Ev de sessizdi. Sadece babam ve ben vardık evde. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Perdeyi çoktan çekmiştim, dışarıdaki karanlığın içimi doldurmasını istemiyor gibiydim. Sonra salondan sesler gelmeye başladı. Önce televizyondan geldiğini sandım. Pazar gecesiydi ve mutlaka televizyonda izlenecek bir maç bulunurdu. Spiker heyecanla futbolcunun kaleye yaklaştığını, ama topun ağlara gitmesini kıl payı kaçırdığını anlatıyordu belli ki. Sıradan... Her insanın belli bir amacı vardı bu amaçsız hayatta. Kimi pahalı bir topun peşinden koşar, pahalı ayakkabılarıyla topa tüm hırsıyla vurup onun hedefine ulaşmasını amaçlardı, kimi o topu pahalı eldivenleriyle kaleden uzaklaştırmayı, kimi de tribündeki seyircilerin artıklarını toplayıp karnını doyurmayı.
Birden sesin babamdan geldiğini fark ettim. Umursamadım. Kısa bir iş görüşmesiydi muhtemelen. Ama hayır, babam kimseyle böyle bir ses tonuyla konuşmazdı. Çok nazikti karşısındakine karşı, incitmeye korkar gibi. Konuştuğu her ne isterse çoktan teslim olmuş gibi.yavaşça kapıya doğru yürüdüm. Kapının aralığından salona baktım. Ama kapı kapalıydı. Odamın kapısı yavaşça açıp çıktım. Salona yaklaştım. Sessizdi her yer. Hiçbir zaman sakin kalmayan aşağıdaki market bile sakindi bugün. Sanki herkes benim bu konuşmayı duymamı istiyordu. Sade babamın sesi vardı evrende yankılanan.
-Aşkııımm neden böyle yapıyorsun?
-...
-Annen mi? Ah pardon annem. Tabii ya o benim de annem artık.
Duyduklarıma inanamadım. Sanki biri beni tepetaklak çevirmiş de tüm kan beynime hücum etmiş gibiydi. Babamın ağzından çıkan sözcüklerden, ses tonundan midem bulanıyordu. "Annem" ne demek oluyordu? "Belki senin yaşındadır anne dediğin insan, pis herif" diye söylendim. O hala hiçbir şeyden habersiz sevgilisiyle konuşuyordu içeride. Ama duymuyordum artık ben. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Onca yıl hep benden kaçan cesaret iliklerime kadar dolmuştu. Artık zamanı gelmişti. Olanca gücümle salonun kapısını açtım. Babam ne olduğunu şaşırmıştı. Telefonu kapattı o hızla ve yüzüme baktı acemi şaşkınlığıyla.
-Sen nasıl bir herifsin, bu evde nasıl böyle bir şey yapabilirsin? Tiksiniyorum senden. Artık senin gibi bir babam yok!
Dedim. Nasıl söyledim, o kelimeler nasıl çıktı ağzımdan bilmiyordum. O an sanki çektiğim acıdan dolayı bilincimi kaybetmiştim de beynimde bir yerlerde yer etmiş sözcükleri haykırıvermiştim. Oysa bu konuşmanın provasını önceden ne çok yapmıştım. Upuzun, acımasız bir konuşmaydı bu. Ama o an sinirden baştan aşağı titriyordum ve gözyaşlarım yanaklarıma hücum etmeden hemen gitmek istiyordum. Eğer karşısında ağlarsam acı çektiğimi, güçsüz biri olduğumu sanacaktı. Buna izin veremezdim.
Kapıyı alelacele açıp tüm gücümle çarpıp annemlerin yanına gittim. Sinir krizi geçiriyordum. Ağlıyordum. İçimdeki acıdan değil sinirden ağlıyordum ve hala titriyordum. Acı çekmiyordum kendi adıma. Sadece babama acıyordum. Böylesine zavallı ve aptal olduğu için. Duygu peşinde değil de ten peşinde olduğu için.
Suni tenler peşindeydi o. Ne hissettiği önemli değil ne hissettirdiği önemliydi. Kadınlara yaşattıklarından haz duyuyordu. Tutku nedir bilmiyordu. Basit sevişmeler peşindeydi ve her defasında daha ucuzunu seçmeye çalışıyordu, cimriydi. Böylece daha zavallı hale geliyor sevgiye muhtaç yaşıyordu. Çevresindekileri, tüm iyi duyguları yıkıp bedene tapıyordu. Parası vardı ve istediğini yapmakta özgürdü. İster ten satın alırdı, ister his... Bu kadar sığ düşünüyordu. Ve o sığ düşüncelerinde boğulacaktı.
Aldatıp, aldanıp ailesinin yanına geldiğinde hep o sevgiyi göreceğinden şüphesi yoktu. Başlarda çocuktum, anlamıyordum tüm bu olanları. Tepkimi nasıl ortaya koyabilirim bilmiyordum da. Ama o geceyi yaşadıktan sonra birkaç saate sığan büyümenin sınırlarını aştım ben. Olabileceğimden daha fazla büyüdüm. Büyüdüm ve soğudum babama, aldatmaya.
Aldatmaya karşı soğukluğum o kadar ileri gitti ki tenimi yakmaya başladı bu soğukluk.
Büyüdüm.
Boyum uzadı benim.
Saçım uzadı, yüzümü arkasına sakladım ışık görmeyeyim diye.
Soğuktum babama,erkeklere sıcak.
Bedenim büyüdükçe beyaz olan tenimin rengi daha da açıldı. Bembeyaz kesildim. Sevgiden yana gelen ne varsa yansıttım geri, kendime içinden bir şey almadan. Aldatmadan yana ne varsa soğurdum.
Sadece erkekler aldatmıyordu. Kadınlar da aldatabilirdi pekala. Ben de aldatabilirdim!
Annemin intikamını alabilirdim değil mi? O gecenin aynısını babama çok benzeyen birine yaşatabilirdim.
Siyah...
Hiçbir şey yapmamış gibi siyahlığın arkasına saklanan isteyen bir yüz.
Sevgiyi, aşkı, sadakatı soğurdukça simsiyah olan bir ten.
Sendin.
Benim hayatımda çokça değişmişti her şey. Sen bunun farkına hiç varmadın. Uyuyordun hep ya da beyazlığıma aldanıp aşkımla meşguldün.
Güneş iyiden iyiye aydınlatmaya başlamıştı odayı. Güneşe doğru açtın gözlerini. Sonra kıstın. Aranan gözlerle odayı süzdün. Aynada gözlerimiz kesişti. Kırmızı rujumla renklendirdiğim bembeyaz dudaklarımla gülümsedim sana.
-Neden hazırlanıyorsun bu saatte? Nereye gideceksin?
-Sevdiğim bir arkadaşımla buluşacağım bugün. Sana fazla vakit ayıramayacağım.
Usta bir sahtelikle kıvrılan dudaklarım yine aynı sahtelikle büzüldü.
Ben "annem"le tanışmaya gidiyordum.
"Çok değişti her şey." diye düşündüm o anda. Sanki değişmenin sınırı varmış da daha ileri gidemezmiş gibi değişim. Daha fazla haddini aşamaz gibi. Ellerimle çizdiğim kırmızı çizgileri ihlal ettiği anda hayatım/dışı edebilecekmişim gibi. Ben değişimi hayatımdan çıkaramazdım belki ama ayak uyduramazsam bu döngüye fena dışlanabilirdim hayattan.
Güneşin aydınlattığı yüzüne baktım ve aynadaki aksime. Gerçi göremiyordum kendimi, karanlıktaydım. Aynadaki aksim de simsiyahtı. Oysa ben bembeyazdım ve hep tezatlarımı sevmiştim. Ben beyazdım belki güneş yüzü görmediğim için. Sen siyahtın hep aydınlıkta kaldığın için. Gözlerim siyahtı benim, bundandı belki bu görünüş. Sense etrafa yeşil bakıyordun. Ben seni siyah gördüm, sen beni yeşil gördün. Bazen beyaz, bazen mavi. Gözlerin seni yanılgıya düşürüyordu çoğu zaman. Siyaha ait olan bendim, renklere ait olan sen.
Sen uyuyordun. Çıplak ve savunmasızdın. Bense tüm silahlarımı donanmıştım sana karşı. Oysa kandırılan da sendin, aldatılan da. Ama uyuyordun ve günün yorgunluğuyla uzun süre uyuyacaktın. Kalktım yanından. Hırsımla perdeyi açıp daha da aydınlığa kavuşturdum seni. Perdenin önünde durdum ışıktan korunmak istercesine. Çünkü karanlık tüm ayıpları, kötülükleri örterdi. Bembeyaz olan sendin şimdi, siyahlara bürünen ben.
"Çok değişti her şey." dedim bu sefer sesli. Ama duymadın. Değişmiştin. Eskiden bir tıkırtıya uyanan sen dünyanda kıyamet kopmasına karşın uyanmıyordun. Bunu kendime mi mal etmeliydim? Ustalıkla mı aldatıyordum seni? Yoksa ustalıkla aldanan sen miydin?
Suçlu olan sen miydin bunca saflığınla yoksa ben miydim bunca sahteliğimle? Sorgulamıyordum çünkü sorgulamıyordun. Ve ben de değiştim. Değişime ayak uydurmalıydım. Değişim heyecanlıdır. Ben de en heyecanlısını seçtim. Aldattım seni.
Sadece seni değil. Çevremdeki çoğu kişiyi aldattım yalanlarımla. Çokça ihanet ettim hiç hissettirmeden. Çokça cinayet işledim. Doğruları öldürdüm acımadan, yerine yalanları ustalıkla doğurdum. Kimse fark etmedi. Sen gibi sorgulamayanlarla doluydu dünya. Çünkü olanı kabullenmek her zaman daha kolaydı.
Ama ben sorguladım. Çünkü kendime kötü sıfatları yakıştıramadım. Ya da kötü sıfatların yanında eğreti duruyordum, beni nitelendiren sözlerin sonrasında. Belki derinlere inince okkalı bir bahane bulup kendimi aklayabilecektim.
Suçu sende arayamazdım. Sen hep sevdin beni, hep bana sadık kaldın. Benim tüm derdim bir erkeği aldatmaktı. Geçmişten gelen bir intikam duygusuydu bu. Hep aldatan erkekti, suçlu olan hep onlardı. Ama bir kadın da mükemmel biçimde aldatabilirdi mutlaka. Hep aldanmak zorunda değildik ki hiç de aldanmadım babamım yalanlarına. İnanıyormuş gibi göründüm sadece.
Hep duymazdan geldim babamın 'onlarla' konuşmalarını. Duyduğumu belli etsem ne olacaktı. Duyduğumu belli ettiğimde ne olmuştu?
"Hayır, hatırlamamalıyım." diye düşündüm. Her hatırladığımda üstünden yıllar geçmiş olmasına rağmen kocaman bir nefret dalgası çullanıyordu üzerime. Unutamıyordum ama. İnsan neden hiç en güzel anılarını aklında tutamazdı? Neden hep kötülerini hatırlardı birine dair? Ya da bu durum sadece bana mı mahsustu? O benim babamdı ve benim için çok şey yapmıştı. Neden onca şeyi hatırlamayıp tek bir geceyi hatırlıyordum?
"Tek bir gece değil" dedim kendi kendime. Alelade olan tek bir geceydi belki. Diğer geceleri hep gizli saklı yapıyordu. Bazılarını ben yakalıyordum, bazılarını annem. Bir şey yapamıyorduk. Sahi ne yapabilirdik? Evi terk etmeye kalksak eninde sonunda geleceğimiz yer burası değil miydi? Sineye çekip oturmaktan başka çaremiz yoktu. Bazı geceler, babamın eve geç geldiği geceler, bağrışmalarından uyanıyor ve onları dinlemeye başlıyordum. Pek çok gece kalkıp sövmek istedim, babamın suratına tükürmek istedim. Ama bana aldırmazdı. Ya da annemi umursadığından daha çok umursardı. Bir kere "Keşke benim babam da amcam gibi olsaydı" dediğimde bu sözlerim bıçak gibi saplanmıştı ona, biliyordum. Ama gecenin bir körü kalkıp içimdekileri suratına çarpmaya cesaret edemiyordum belki. Tek bir gece hariç...
Büyümüştüm artık. Büyümenin tüm aşamalarını yaşamıştım. Büyümenin de bir sınırı olduğunu düşünüyordum belki. Ve bu sınırı zorlamakta olduğunu düşünüyordum. Nereden bilecektim o geceyi de yaşadıktan sonra şimdiye kadarki yolun daha uzununu alacağımı.
Küçük odamda oyalanıyordum. Düşler düşürüyordum aklıma. Sessizdi odam. Ev de sessizdi. Sadece babam ve ben vardık evde. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Perdeyi çoktan çekmiştim, dışarıdaki karanlığın içimi doldurmasını istemiyor gibiydim. Sonra salondan sesler gelmeye başladı. Önce televizyondan geldiğini sandım. Pazar gecesiydi ve mutlaka televizyonda izlenecek bir maç bulunurdu. Spiker heyecanla futbolcunun kaleye yaklaştığını, ama topun ağlara gitmesini kıl payı kaçırdığını anlatıyordu belli ki. Sıradan... Her insanın belli bir amacı vardı bu amaçsız hayatta. Kimi pahalı bir topun peşinden koşar, pahalı ayakkabılarıyla topa tüm hırsıyla vurup onun hedefine ulaşmasını amaçlardı, kimi o topu pahalı eldivenleriyle kaleden uzaklaştırmayı, kimi de tribündeki seyircilerin artıklarını toplayıp karnını doyurmayı.
Birden sesin babamdan geldiğini fark ettim. Umursamadım. Kısa bir iş görüşmesiydi muhtemelen. Ama hayır, babam kimseyle böyle bir ses tonuyla konuşmazdı. Çok nazikti karşısındakine karşı, incitmeye korkar gibi. Konuştuğu her ne isterse çoktan teslim olmuş gibi.yavaşça kapıya doğru yürüdüm. Kapının aralığından salona baktım. Ama kapı kapalıydı. Odamın kapısı yavaşça açıp çıktım. Salona yaklaştım. Sessizdi her yer. Hiçbir zaman sakin kalmayan aşağıdaki market bile sakindi bugün. Sanki herkes benim bu konuşmayı duymamı istiyordu. Sade babamın sesi vardı evrende yankılanan.
-Aşkııımm neden böyle yapıyorsun?
-...
-Annen mi? Ah pardon annem. Tabii ya o benim de annem artık.
Duyduklarıma inanamadım. Sanki biri beni tepetaklak çevirmiş de tüm kan beynime hücum etmiş gibiydi. Babamın ağzından çıkan sözcüklerden, ses tonundan midem bulanıyordu. "Annem" ne demek oluyordu? "Belki senin yaşındadır anne dediğin insan, pis herif" diye söylendim. O hala hiçbir şeyden habersiz sevgilisiyle konuşuyordu içeride. Ama duymuyordum artık ben. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Onca yıl hep benden kaçan cesaret iliklerime kadar dolmuştu. Artık zamanı gelmişti. Olanca gücümle salonun kapısını açtım. Babam ne olduğunu şaşırmıştı. Telefonu kapattı o hızla ve yüzüme baktı acemi şaşkınlığıyla.
-Sen nasıl bir herifsin, bu evde nasıl böyle bir şey yapabilirsin? Tiksiniyorum senden. Artık senin gibi bir babam yok!
Dedim. Nasıl söyledim, o kelimeler nasıl çıktı ağzımdan bilmiyordum. O an sanki çektiğim acıdan dolayı bilincimi kaybetmiştim de beynimde bir yerlerde yer etmiş sözcükleri haykırıvermiştim. Oysa bu konuşmanın provasını önceden ne çok yapmıştım. Upuzun, acımasız bir konuşmaydı bu. Ama o an sinirden baştan aşağı titriyordum ve gözyaşlarım yanaklarıma hücum etmeden hemen gitmek istiyordum. Eğer karşısında ağlarsam acı çektiğimi, güçsüz biri olduğumu sanacaktı. Buna izin veremezdim.
Kapıyı alelacele açıp tüm gücümle çarpıp annemlerin yanına gittim. Sinir krizi geçiriyordum. Ağlıyordum. İçimdeki acıdan değil sinirden ağlıyordum ve hala titriyordum. Acı çekmiyordum kendi adıma. Sadece babama acıyordum. Böylesine zavallı ve aptal olduğu için. Duygu peşinde değil de ten peşinde olduğu için.
Suni tenler peşindeydi o. Ne hissettiği önemli değil ne hissettirdiği önemliydi. Kadınlara yaşattıklarından haz duyuyordu. Tutku nedir bilmiyordu. Basit sevişmeler peşindeydi ve her defasında daha ucuzunu seçmeye çalışıyordu, cimriydi. Böylece daha zavallı hale geliyor sevgiye muhtaç yaşıyordu. Çevresindekileri, tüm iyi duyguları yıkıp bedene tapıyordu. Parası vardı ve istediğini yapmakta özgürdü. İster ten satın alırdı, ister his... Bu kadar sığ düşünüyordu. Ve o sığ düşüncelerinde boğulacaktı.
Aldatıp, aldanıp ailesinin yanına geldiğinde hep o sevgiyi göreceğinden şüphesi yoktu. Başlarda çocuktum, anlamıyordum tüm bu olanları. Tepkimi nasıl ortaya koyabilirim bilmiyordum da. Ama o geceyi yaşadıktan sonra birkaç saate sığan büyümenin sınırlarını aştım ben. Olabileceğimden daha fazla büyüdüm. Büyüdüm ve soğudum babama, aldatmaya.
Aldatmaya karşı soğukluğum o kadar ileri gitti ki tenimi yakmaya başladı bu soğukluk.
Büyüdüm.
Boyum uzadı benim.
Saçım uzadı, yüzümü arkasına sakladım ışık görmeyeyim diye.
Soğuktum babama,erkeklere sıcak.
Bedenim büyüdükçe beyaz olan tenimin rengi daha da açıldı. Bembeyaz kesildim. Sevgiden yana gelen ne varsa yansıttım geri, kendime içinden bir şey almadan. Aldatmadan yana ne varsa soğurdum.
Sadece erkekler aldatmıyordu. Kadınlar da aldatabilirdi pekala. Ben de aldatabilirdim!
Annemin intikamını alabilirdim değil mi? O gecenin aynısını babama çok benzeyen birine yaşatabilirdim.
Siyah...
Hiçbir şey yapmamış gibi siyahlığın arkasına saklanan isteyen bir yüz.
Sevgiyi, aşkı, sadakatı soğurdukça simsiyah olan bir ten.
Sendin.
Benim hayatımda çokça değişmişti her şey. Sen bunun farkına hiç varmadın. Uyuyordun hep ya da beyazlığıma aldanıp aşkımla meşguldün.
Güneş iyiden iyiye aydınlatmaya başlamıştı odayı. Güneşe doğru açtın gözlerini. Sonra kıstın. Aranan gözlerle odayı süzdün. Aynada gözlerimiz kesişti. Kırmızı rujumla renklendirdiğim bembeyaz dudaklarımla gülümsedim sana.
-Neden hazırlanıyorsun bu saatte? Nereye gideceksin?
-Sevdiğim bir arkadaşımla buluşacağım bugün. Sana fazla vakit ayıramayacağım.
Usta bir sahtelikle kıvrılan dudaklarım yine aynı sahtelikle büzüldü.
Ben "annem"le tanışmaya gidiyordum.
17 Temmuz 2009 Cuma
Sen Kaybı
Durdum.
Sustum.
Gittin, durdum; gittim, durdun ama durmamalıydı birimizden birisi..
Ve şimdi durma sen,
Kazınacak zaten tenin tenimden.
Sustum.
Gittin, durdum; gittim, durdun ama durmamalıydı birimizden birisi..
Ve şimdi durma sen,
Kazınacak zaten tenin tenimden.
benliğin gitmişti benden önceden
yaşanan an
ten kaybı...
AYR'ILIK
-Sen daha büyüyememişsin. Üzgünüm, çabaladım. Çabaladığımı biliyorsun. Ama senin büyümeni beklerken ben de yaşlandım.
-Bunu göz önüne almalıydın. Ben hep küçüktüm. Sen hayat mücadelesi veriyorken ben hala rüyalarda yaşıyordum. Oysa sen rüyalarını çoktan kaybetmiştin o ara. Belki benim rüyalarımı çalmak istedin. Bu yüzden herkes duruyorken beni seçtin. Sonra n’oldu peki? Rüyalarımı seninle paylaştım ben ve sen şimdi rüyalarımı da alıp kaçmak istiyorsun öyle mi?
Can başını kaldırıp bir zamanlar delicesine aşık olduğu kadına baktı. Belki yaşlanan oydu. Hala çok güzeldi . Saçları hala kapkaranlıktı, saçlarının yansımasıydı belki ruhundaki karanlık. Saçlarına inat teni bembeyazdı. Yüzü hala o aşık olduğu yüzdü, aynı ciddi çehre. Gözleri aynı kahvelikte, tek eksik yüzündeki ciddiliğe karşın gözlerindeki hayat dolu, mutluluk dolu, sanki her an bir muziplik yapacakmış gibi duran parıltılardı.
Bir arkadaş toplantısına gitmiş, orada görmüştü İlkin’i ilk. Yüzündeki ciddiliği bozmadan, gözlerindeki muzipliği de yüzüne uydurarak aynı ciddilikte konuşanları dinliyordu. Bu kız dikkatini çekmişti Can’ın. Hiç gülmez miydi Allah aşkına, hiç dikkatini dağıtıp etrafına bakmaz mıydı bu kız? Tam o sırada masadan birinin yaptığı espriye gülmüştü İlkin. Dudak kıvrımlarına aşık olmuştu bir de o anda. Tanıdıkça aşık olacak çok şey bulabilirdi bu kızda Can. Onda olmayan çokça şeyi bu kız dudak kıvrımlarında, gözlerinin parıltılarında, sesinin berraklığında pek çok şeyde bulabilirdi. İlkin de o anda fark etmişti Can’ı. Tam da ona dikkatlice bakarken. O an, belki de saniyenin binde biri olan o an, gözleri çarpışmıştı ikisinin. İlkin o an fazla üstünde durmamıştı bunun, herhangi biri herhangi bir şeye bakarken bakışları rast gelmişti hepsi bu. Öyle olmadığının çok sonra farkına varacaktı.
İlkin Can’dan gözlerini kaçırıp pencereye doğru yürüdü. Siyah saçları gelişigüzel toplanmıştı. Birkaç yaramaz tutam tokadan kurtulup İlkin’in yüzüne düşüyordu. Üzerinde ateş kırmızısı bir elbise vardı. omuzlarını açıkta bırakan. ‘Acaba’ dedi Can ‘bu omuzlara çok mu yük yükledim.bundan mı bu erken çöküş?’ Ayakları çıplaktı. Belki bu kırmızılığı da kaldıramamış, ateş almıştı içi de. ‘Sandığımdan daha zayıf bu kadın’ diye düşündü Can.’ Yanlış tanımışım, öyle tanınmak istedi belki de’. Kimseye muhtaç olmayan, kimsenin yardımına ihtiyacı olmayan bu hayatta başı, omuzları dik, tek başına herkese meydan okurcasına yaşamak istedi, öyle olmak istedi. Ama omuzları erken pes etmişti anlaşılan. Omuzlarına tezat duran başına baktı. Bembeyaz uzun bir boyunla gövdesine bağlanan başı dikti hala.
İlkin pencereyi açtı. Evet alev almıştı içi, biraz olsun ferahlamak istiyordu. Gözünün önüne düşen simsiyah saçlarını arkaya attı. Ama gökyüzü de saçlarından farksızdı, alacakaranlık… Eskimiş sokak lambası sarı ışığıyla son bir gayret küçük sokağı aydınlatmaya çalışıyordu ama o da yetersizdi İlkin gibi bu ara. Bir mırıltı duydu apartman girişinde. Mahallenin aylak kedisi belli ki bir numarada oturan Nuray Teyze’den akşam yemeği artıklarını dileniyordu. Ama çabası boşunaydı, İlkin’in görebildiği kadarıyla hiç ışık gelmiyordu evden. ‘Yaşlı başlı kadın, bu saatte ne işi var ayakta, değil mi?’ diye düşündü. Sahi ya, oldukça geç olmuştu, yeni bir güne başlayalı bir iki saat geçmişti. Hava serindi dolayısıyla. Ama nafile; yüzü hala alev alevdi İlkin’in. Yanağını cama yapıştırdı. Evet şimdi daha iyiydi. Serinlik yüzüne yayılmıştı.
-Üşüteceksin, dikkat et.
Alayla güldü İlkin. Ne zamandır düşünüyordu bu adam onu. Ya da hiç düşünmüş müydü acaba. O sürekli hayatın en eğlenceli taraflarıyla ilgilenir, insanları ciddiye almaz, her zaman en doğrusunun kendinin düşüneceğini sanır, insanlara hep tepeden bakardı. Hayatta en önemli şeyi yine kendisiydi. Şimdi neydi bu ilgi?
-Söylediklerimi önemsemiyorsun artık, dedi Can.
-Giderek sana benziyorum belki de.
-Söylediklerini hep önemsedim.
-Bundan emin değilim. Seni bunca zamana karşın tanımıyorum.
Sustular. Evet haklıydı İlkin. Kimseyi yanına yaklaştırmazdı Can. Korkuyor muydu? Belki. Kendini insanlara çok anlatınca daha sonra bunların bir silah olarak kullanılacağından korkuyor olabilirdi. Zayıf yanlarını, zaaflarını öğrenince insanlar, ona zarar verebilirlerdi pekala. Bu yüzden anlatmaktan çok anlamayı tercih ederdi. Anlardı o kadar. Önemsemezdi. Sadece önemser gibi görünürdü.
Bu sayede bu kadar iyi anlaşmışlardı belki. İlkin anlatmayı seviyordu, Can anlamaya çalışıyordu. Birbirlerini tamamlamış görünüyorlardı. Görünüyorlardı, İlkin bunun böyle olduğunu teyit edemiyordu çünkü Can’ın düşüncelerini anlayamıyordu. Can bir garipti. Bazen sıcacık oluyor bazen buz kesiyordu. Son zamanlarda da olabildiğince soğuktu, bu yüzdendi tüm bu yaşananlar. Yoksa gayet güzeldi. İlkin konuşur, can susardı. İlkin de fazla üstünde durmazdı “Erkekler böyledir, fazla ince düşünemezler. Kabullenmeliyim.” Der, sorun yokmuş gibi devam ederdi. -Üşüteceksin, dedi yine Can.
-Senin soğukluğundan mı?
-Elimden geleni yapıyorum, biliyorsun.
-Elimden gelenden daha fazlasını yaptım her zaman, biliyorsun.
Evet, öyleydi. Çünkü bu ilişkide haklı olan taraf her nedense Can oluyordu her daim. Alttan almak zorunda kalan İlkin. Haklı olsa bile taviz veriyordu düşüncelerinden, kişiliğinden. ”Taviz tavizi getirir”di, ama İlkin bunu hoşgörü ya da fedakarlık olarak nitelendiriyor, kendini avutuyordu. Yavaş yavaş eridi Can’ın karşısında. Düşünceleri eridi, kişiliği. Bundandı belki Can’ın kendinden vazgeçişi. Onun aşık olduğu kadın olmamaktandı belki artık. Ama o böyle düşünmemişti ki en başta. Aklında Can’ı hep daha çok etkilemek, daha çok aşık etmek vardı. Bu yüzden onun kalıplarına uydurmaya çalışıyordu kendini. Oysaki Can İlkin’i öylece sevmişti. Hem “daha çok aşık etmek” de neydi ki. Aşk anlık ve miktarsızdı, bir tanımı yoktu ki ya da sonsuz tanıma sahipti. Aşkı tanımlamaya çalışmaktan kaybetmişti İlkin Can’ı.
Güneş doğmak üzereydi. Oda biraz olsun aydınlanmıştı. Bunca vakittir karanlıkta mı duruyorlardı sahi? Can İlkin’in yüzüne, gözlerine bakacak cesareti kendinde bulamıyordu. Bu yüzden karanlık iyiydi ve ortalık iyice aydınlanmadan gitmeliydi. Ayrılık kararını zor vermişti, kendiyle çok çatışmıştı. Çünkü İlkin herkesten farklıydı. Ona nefes aldığını hissettirmişti. Önceki acılarını unutturmuştu. Evet unutmuştu, acı yerine tüm iliklerini aşkla doldurmuştu. Böylece acı da unutulabiliyordu pekala. İlişki sürecinde de çok savaşmıştı kendisiyle, çevresindekilerle. Arkadaşlarına göre onlar birbirlerine uygun değiller, sadece aşk sarhoşluğuyla öyle olduklarını sanıyorlardı. ‘Haklıydılar’ diye düşündü Can. Aşık olunca onu en muhteşem, benzersiz sandım. Öyleydi ama başlarda. Zaman geçtikçe, beni tanıdıkça yetersiz kalacağından korktuğu için kendini değiştirmeye başladı. Hala birbirlerini seviyorlardı belki, Can İlkin’in içinde hala onun aşık olduğu kişiliğini sakladığını biliyordu. Ama onu ortaya çıkarmaya çalışmaktan bıkmıştı. Çünkü İlkin kendini unutmuş, değişmeyi, yeni İlkin’i kabullenmiş, benimsemişti. ‘Belki’ dedi Can içinden ‘belki ayrıldıktan bir süre sonra yine İlkin olur İlkin. Ve yine başlar masalımız…
-Ne yaparsak yapalım, olmadı işte. Haklıydılar. Biz çok farklıyız. Belki farklılığımızdı bizi birbirimize çeken. Ama büyü bozuldu. Hoşçakal…
Güneş olanca hırsıyla açık camdan içeri sızıyor ve İlkin üşüyordu…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)