26 Mart 2013 Salı

Erasmus Günlükleri vol. 1


-İnanmıyorum! Siz de mi Türksünüz?
+Eee, Berlin’desiniz. Ne bekliyorsunuz ki?

Bu diyalog Avrupa’daki Türk nüfusunun en yoğun olduğu şehir Berlin’de, bir mağazada gerçekleşti. Buraya gelmeden önce herkesten bunu duymuştum; ama gün içinde 868940943 tane Türkle karşılaşacağımı tahmin etmiyordum. Berlin'i Türkler ele geçirmiş resmen!


Merhabalar;

Bu sefer size Erasmusumun kalbinden, Berlin’den sesleniyorum. Yaklaşık bir aydır buradayım. Günler gerçekten çok hızlı geçiyor. Biri gitti, kaldı 4,5 ay.
Geldiğimden beri Berlin’e dair dikkatimi çeken 3 şey:

-Doğu-Batı
-Mükemmel toplu taşıma sistemi
-Benim için çikolata/ Yabancılar için döner kebap



Ama her şeyden önce size Pegasus rezilliğimden bahsetmek isterim. Yurt dışı seyahatleriniz için Pegasus’u seçerken iki kere düşünmelisiniz. Çünkü:
Yurt dışı uçuşları için yalnızca 20 kg bagaj hakkınız var. Bunun dışında 8 kg el bagajı da serbest. Ancak 6 ay için kışlık,baharlık,yazlıkları ben 28 kg.ye nasıl sığdırayım? Ben yaz okuluna bile 30 kilo giden bir insanım. Küçük bir ipucu: Laptop çantanızı tartmıyorlar. Bu yüzden ben laptop çantama t-shirt ve taytlarımı doldurdum. Valizler tartıldıktan sonra eğer kilo sınırını aşarsanız gideceğiniz ülkenin para birimine göre kilo başı ekstra ücret alıyorlar. Kilo başı 5 Euro ödedik ve pahalı olduğu için THY’den almadığımız bilet parasını ödemiş olduk. (THY’de bagaj sınırı 30 kg.)
Ben Kütahya-Afyon ortak havalimanından İstanbul’a uçacak, oradan Berlin’e geçecektim. Uçağımın olduğu sabah Afyon’a kar yağdı. Bir aksilik olmasaydı şaşardım çünkü, aksilikler benim için yaratılmış. 08:00’de olan uçağım 09:45’te hareket etti. Neden mi? Buzlanmayı önlemek için uçağı özel bir solüsyonla yıkayacak olan araç 2 kere bozuldu. Hayır arkadaşım, tüm yolcuları uçağa aldıktan sonra uçağı yıkamak neden? Biz nasıl bin saat önceden havaalanına geliyorsak o uçağın da en azından 1 saat önceden uçuşa hazır konuma getirilmesi gerekmez mi?
Pegasus’ta tüm ikramlar, su dahi ücrete tabii. Ancak bu bir buçuk saatlik bekletmeye, müşterileri biraz rahatlatmak adına bir şeyler ikram edilebilirdi. Kimse bunu düşünemedi. Neyse en sonunda 25 dakika gibi kısa süre içinde İstanbul’a vardık. Ama bu Pegasus’la ilk ve son seyahatim oldu.

PEGASUSFLY SUCKS!

Neyse efenim, sağ salim Berlin’e vardık.
3 kızdık,
Yanımızda boyumuz kadar 3 valiz, ve 10 kg el valizleri…

Allah'tan arkadaşımın bir tanıdığı geldi de bizi yurdumuza götürdü. Yurt diyince insanın gözleri önünde baya bildiğin yurt canlanıyor değil mi? Ama hayııır, bizimkisi ev imiş. Avrupalıların özel hayata saygısı var arkadaş! Benim Ankara’da 3 kişi yaşadığım oda şu an sadece ve sadece benim odam. Onun dışında ev 3 kişilik olduğu için 2 oda daha var ve mutfağımız var. Mutfakta fırın bile var ki geçen gün patatesli börek yaptık.
Havaalanından yurda gelirken öğrendik ki biz doğu tarafındaki havaalanına iniş yapmışız. Bir de batıda havalimanı var. Batı ile doğu arasındaki fark Soğuk Savaş’ın bitimiyle bitmemiş, binalar, insanlar, yollar, tarzlar kendini bu ayrıma alıştırmış. Doğu biraz daha köhne, eski, ve bakımsız imajı çiziyor. Esasında batıyla henüz çok haşır neşir olamadık. Şöyle bir şey daha duydum: Batı’nın insanları daha sıcakkanlı, daha yardımsever imiş, Doğu’dakiler daha soğukkanlıymış. Ancak, bence Berlin’i Berlin yapan ne varsa doğu tarafında. (Mesela doğu gece klüpleri ve barlarıyla çok ünlü, kıps.)

Evimize yerleştik, ertesi gün okula gitmemiz gerekiyordu. Toplu taşıma araçlarını kullanmak için bilet almak gerek. Ancak nereden alacağımızı bilmiyoruz. Biz biletsiz, bedava o tramvay benim bu otobüs senin binerken yakalandık! Otobüse biniyoruz, bilet okutacak makine yok. Biz de oo bilet almaya ne gerek var diye sevinmedik değil hani. Burada toplu taşıma sistemi mükemmel geliştiği gibi kontrol de gelişmiş. Sen tramvayda/metroda/otobüsteyken adam geliyor, “biletini göster” diyor. Burada günlük/aylık ve kalacağın ya da alacağın aya göre toplu bilet alma seçenekleri var. Biletsiz dolaştığımız için bir güzel 40 Euro ceza ödedikten sonra BVG’ye gidip aylık öğrenci bileti aldık. Bir ay için öğrenci bileti 55 Euro civarında. Birden çok geldi değil mi? Aslında değil. Berlin’de hiçbir yere tek vasıtayla gidilemiyor. Mutlaka aktarma yapmalısınız ya da başka bir hatta geçmelisiniz. Mesela ben her gün okula giderken 2 araçla gidiyorum. Hatta 3 de olabilir ama yürümeyi tercih ediyorum. Ankara’da her gün geliş gidiş 12 lira (aylık 360 lira) verecekken (ki sadece okula gitmek için) burada 55 Euro verip istersen gün boyu 9858598586 araca bin, keyfine kalmış.
Topluma taşıma sistemi bu kadar gelişince kaybolmalar da olmuyor değil. Kaç kere kaybolduk, kaç kere yanlış yöne gittik hiç bilmiyorum.

Geldikten sonra 2 hafta boyunca heer gün markete gittik. 6 aylık da olsa bir düzen kurmak kolay değil. Ve gittiğimiz her markette (özellikle real’de) çikolata reyonlarını görünce çıldırmaktan kendimi alamadım. Zaten çikolata manyağı biri olarak cennete düşmüş gibi hissediyorum kendimi. Eve dönerken valizimde 869505 paket çikolata olacak sanırım. Bunun dışında bizi kalbimizden vuran içki fiyatları… Tanrım, bira gerçekten sudan ucuz! 35 Cent’e bira var. Marketlerin içki reyonları görülmeye değer. Tüm içkilerin 70’likleri, rakı da dahil, 12 Euro filan.

Ev partisine giderken fazla içmeyelim diye iki bira alan bizler, gelirken şişe şişe içki getiren sınıf arkadaşlarına sahibiz. Geçen hafta Fransız arkadaşım Martini kokteyli yaptı, mükemmeldi.
Almanca kursunda Berlin’in ne ile meşhur olduğunu konuşurken biri demez mi döner kebap diye! Daha önce de dediğim gibi, burada Türk nüfusu çok olunca, haliyle Türk yemekleri de hayli tanınıyor. Ancak döner kebabı gelin bi de Türkiye’de yiyin diyip durdum herkese. Adam olun, ayık olun!

Bu da Erasmus şarkımız!




    Bir Takım Notlar
  •     Eğer sarışınsanız “Aa Türk müsüün? Almanlara çok benziyosuuun.” Cümlelerine hazır olunuz. Ben saçımı kestirdim, saçımı koyu renge boyadım yine de bu söylenilenleri 7659504 kere duydum.
  •           Erasmus hibenizle geçineceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kaldığınız süre boyunca hibenizin 3 katı para harcayacağınızı temin ederim.
  •        Alman başkonsolosluğu Schengen vizesi vermemiş bize sağolsun. Eğer bordo pasaportunuz varsa, oturma iznini alana kadar olduğunuz ülkeden çıkmayın. Çünkü elinizdeki sadece ülkenizde geçerli olan Erasmus vizesi. Böyle saçma sapan işler.
  •      Türkiye’de yaptırdığınız sigorta burada işe yarıyor mu yaramıyor mu anlamadım. 6 aylık sigorta yaptırmama rağmen, Berlin’deki okulum ısrarla Alman sigortası istiyordu. Eğer babanız SSK,Bağ-Kur ya da Emekli Sandığı’ndansa SGK’den Almanya’da geçerli olan AT11 sigorta belgenizi alın da gelin. Buradaki AOK birimlerine onaylatıyorsunuz ve aylık 70 Euro değerinde olan sigortayı yaptırmaktan yırtıyorsunuz.
  •             Almanya’da her yere zamanında gidin! Adamlar dakik..
  •          Avrupa’da tekstil ucuz değil. Alışveriş heyecanına kapılmayın.


Son Söz: Berlin’i seviyorum, hava ısınınca daha çok seveceğim. Ama ömrümün geri kalanında burada yaşamayı istemem. Ankara gri ise Berlin daha da gri, belki de geldiğimizden beri kar yağdığı içindir bilmiyorum. Bence Berlin’de hayat gençsen güzel.

Esasında daha yazmak istediğim çok şey vardı. Ama bazı olayları unuttum (ki bir sonraki sefer bunu yapmam umarım), çoğu olayı da öylece ortalığa dökemem a dostlar. Türkiye’ye dönünce toplaşıp konuşalım.

Bir sonraki yazımda Berlin’in çılgın gece hayatından,Nisan ayında yapacağımız  Dresden ve Doğu Avrupa turumuzdan bahsedicem.

Bi de artık bahar gelsin!

24 Şubat 2013 Pazar

Pre-Erasmus

-Benim her işim neden bu kadar zor olmak zorunda ?
+Sen de zor birisin de ondan.
Bu diyalog, Alman Başkonsolosluğu'nun bana vize vermediğini anneme söyledikten sonra geçti. Sonra ben de patlattım şarkıyı..


Efenim bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Erasmus programıyla bir dönemliğine Berlin'e gidiyorum. Programa yedeklerden seçildiğim için tüm işlemlerimi Aralık ve Ocak ayında yapıp yetiştirmem gerekiyordu. Zaten yeterince işim ve derdim yokmuş gibi bir de Erasmus derdi çıkmıştı başıma yani. Neyse, her şeyi hallettik geriye bu Perşembe gitmesi kaldı.

Yalnız vize almak için belge toplama sürecinde (bakma öyle, şu an elimde 3 adet kalın kalın, ayrı ayrı dosya var.) Türkiye'nin AB'ye neden hala üye olmadığı konusundaki serzenişlerimi tüm yakın çevrem dinledi. Ayrıca ne bu 2. vatandaşmışız gibi muamele!

Bir dünya belge hazırlayıp Ankara'ya gittim. Vize görüşmesine, Erasmus'a da birlikte gideceğim iki yakın arkadaşımla gidecektik. Son gün belgeleri kontrol ederken bir de ne göreyim! Nüfus müdürlüğünden alınan belgede "düşünceler" kısmı yok ki Almanya Büyükelçiliğin sitesinde bu kısmın eksiksiz olması önemle rica ediliyor. Biyometrik fotoğrafım arkadaşımın fotoğrafına göre büyük ki fotoğrafçıya o kadar Almanya vizesi için gerekli olduğunu söylemiş, güzel gözlü fotoğrafçım "hımm, bilmemkaça bilmemkaç" diyerek bilmiş tavırlarıyla beni rahatlatmıştı. Yani fotoğrafıma ve fotoğrafçıma çok güveniyordum! Son eksiğim ise hiçbir belgemin fotokopisinin olmamasıydı ki elçilik her belgenin 2 kopyasını istiyor (Biz 3 kopya artı asılları götürdük, asılları bize geri verdiler; işte 3 ayrı kalın dosyanın sırrı!) Neyse, gece olmuş 00.30, ertesi gün 06.30'da kalkılıp vize görüşmesine gidilecek. Ama benim uyumam ne mümkün! Kafamda deli sorular, içimde vizeyi alamayacağıma dair bir his...

Sabah vize görüşmesine giderken kızlara bin defa "Bana bu vizeyi vermeyecekleer!" diye ağladım.

Alman Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği'nin hemen arkasında. Yani şu vahim olayın olduğu yerde. Vize görüşmemizden 2 hafta önce canlı bombanın patladığı sokaktan geçerken "Ya bomba şu an patlasaydı?" saçmalamalarını yapıp, çeşitli senaryolarla oracıkta Türkiye'yi AB'ye üye ettik. 

Şimdi gelelim eleştirilerime...

Allah aşkına o nasıl bakımsız bir büyükelçilik? Bir bakım yaptırın, o demir parmaklıkları bir boyatın gözünüzü seveyim. Almanlar Türklerin ülkelerine gelmelerinden mi bıkmış nedir, biz bu bakımsızlığın sebebini Türkiye'nin sallanmayışı olarak değerlendirdik de ayıp ama. Almanya Büyükelçilik binasının bakımı için bir yardım kampanyası başlatalım lütfen..

Vize görüşmemiz saat 08.00'de olduğu için gruplar halinde çağrılmaya başlandık. Binanın girişindeki amca kabanlarımızın düğmelerini açtırıp canlı bomba olup olmadığımızı son derece gelişmiş teknolojilere dayanarak kontrol etti. Baya bildiğin sadece baktı ve tamam dedi. Bu nasıl bir eksik güvenlik sistemidir arkadaş. Belki de cebimde el bombası var, belki canlı bombayım ama bombalar kazağımın içinde? Elçiliğin dış kapısından girip binaya kadar bir güvenlik sistemi daha var evet ama, o güvenlik sistemi de alışveriş merkezlerindeki gibi çantanı bırakıp geçtiğin bir sistem var ama; dış kapıdan ve canlı bomba olup olmadığını gösteren mükemmel teknolojiden geçtikten sonra hızlıca koşup binaya girip herhangi birinin bomba patlatmasına kim nasıl engel olabilecek? Oradaki sıska güvenlik görevlisi hanımefendi mi? Yaşlı ve tontiş amca mı? Sözünü ettiğim hanımefendi çantamı kontrol edip çantamın içindeki vücut spreyimi elini sıkıp koklamak süretiyle yanıcı bir madde olmadığını anladı çok şükür, çok iyi eğitilmiş bir güvenlik görevlisi, aferin!

Vize görüşmesi için binaya girdik. Belgelerimiz kontrol edildi ve Erasmus için "Aile Birleşmesi" adı altında sıra verildi. Bu da ayrı bir saçmalık. Tamam uzun süre kalacağız ama başka bir başlık koyamaz mıydınız? Olayın bu denli sapması çok ilginç. Sonra orada bir Hans bulup evlenirsem kimse şaşırmasın, e aile birleşmesi için gidiyoruz sonuçta.

Hele sıra numarası veren makinanın üzerine yapıştırılan karton! Üzerinde "görevliden yardım isteyiniz" gibi bir şey yazıyordu sanırım. Numarayı zaten görevli alıyor. Ama bir kartondan yırtılmış karton parçası...

Görüşme için ilk ben çağırıldım. Görüşmeye girdiğimde saatler 08.10'u gösteriyordu. Görüştüğüm görevli çok güzel ve tatlı bir kadındı. Bana neredeyse hiçbir şey sormadan parmak izlerimi aldıktan sonra "Çağıracağım seni sonra" dedi. Allah dedim kesin yanlışlıkla kanun kaçağı filanım, sistemde çıktı. Kanun kaçağı demişken, milyarlarca belge isteyen büyükelçilik sicil kaydı istemedi! Başvuru formunda "Herhangi bir sicil kaydınız var mı?" sorusu mevcuttu; Almanların insana olan o sonsuz güveni o an gözlerimi yaşarttı.. Belki başvuranların sicilinin temiz olup olmadığını kontrol ettikleri bir sistemleri vardır onu bilemem ama sicil kaydı istemeyen bir kurumun başvuru formuna bir katilin "evet, ben katilim canım, 3 leşim var." yazacak hali yok. Bir de enteresan bir şey öğrendim: Eğer son 10 yılda Amerika'ya ya da İtalya'ya gittiysen (İtalya kısmını sıktım.) İtalya vize istemiyormuş! Belki ben ABD'den döndükten sonra azılı bir seri katil oldum, nereden bilicen? Bu kadar mı ABD'ye sırtını dayama. İşte bunlar hep Amerika'nın oyunları sayın seyirciler...

Neyse, bekledim bekledim ve bekledim. Kızlar görüşmeye girdi,çıktı. Meğer belgelerimiz müdürlere gidiyormuş, onlar onay veriyormuş vize için. Kızlara onay çıktı ben hala bekledim. Görüşmeye geri çağrıldığımda saatlerimiz 11.10'u gösteriyordu. Tatlı kadın bana dedi ki "Sizin okulunuz 8 Nisan'da açılıyomuş, neden 28 Şubat'ta gidiyorsunuz?" Evet, neden Almanca kursuna dair bir belge getirmemiştim? Dahası diğer kızlara bu soru neden sorulmamıştı? Neden ben'dim? Yoksa ben Blitz miydim?

Babam emekli olduğu için aile şirketinin banka hesap dökümünü ve milyarlarca tapu getirmiştim (çünkü Afyon'un tamamı bizim) Ancak belgelerimi düzenleyen görevli tapuların hepsini elimi tutuşturdu. Ya belki babam bana para göndermek için gayrimenkullerini satacak? Neyse, ben de evde tapu koleksiyonu yaptığım için bunları dosyama geri koydum.

Tatlı kadın dedi ki "Şirketin babana ait olduğunu gösteren bir belge yok. Ya vergi kayıtlarını getir, ya da babana ait bir banka hesabının hesap dökümünü getir." Aferin, kanun kaçağı olup olmadığımı kontrol etmeyen sistem, şirketin bizim olup olmadığını sorguluyor. He, onlar komşumuzun banka hesap dökümleri, soyadlar benzer olunca ödünç aldım. (Eleştirdiğime bakmayın aslında mantıklı bir sorgulama. Ancak daha önemli şeyleri es geçip "Bunlar Almanya'da aç kalıp kaçak işçi olmasın, çabuk tüm mal varlıklarını görmek istiyoruz." mantığı, para mantığı yanlış. Almanya'da bir öğrencinin aylık ihtiyacı olacabilecek, Alman Büyükelçiliği'nin belirlediği, bir miktar var: şu aralar 729 Euro. Aylık hibeyi çıkardığınız zaman ailenizin size aylık 225 Euro göndereceğini taahhüt etmesi lazım. Yani devletin verdiği parayı Erasmus'a gideceğin ülke bile yeterli görmüyor. Lütfen kimse çıkıp "Abiiii, bedavaya Avrupa görüceez." demesin. Eşit dağıtılmış bir hak yok yani.)

Sonuç olarak bana vize vermediler. O duygu nasıl iğrenç sevgili okuyucu. Dışlanmışlık duygusu... Kahrolsun emperyalizm hissi... Tabii bu kadar abartmaya gerek yok, lakin suratımın aldığı şekli görünce (cidden kadın anlayışsız biri olsaydı orada ağlayabilirdim.) beni teselli etmeye, açıklamaya girişti. "Ama ben Afyon'a geri dönüyorum bu akşam, nasıl olacaaak?" diye mıymıy sesim çıktı. Eksik belgeleri faksla gönderebilirmişiz.

Ertesi gün, yani 13 Şubat'ta sabahın köründe eksik belgeleri gönderdim. Ve adamların rahatlığı, ve benim geceleri uykularım kaçarken adamın rahatlığı, ve Almanya'ya gitmeye 10 gün kalmışken adamların rahatlığı ve ve... Vizemi 20 Şubat'ta çıkarmışlar sağolsunlar, çünkü ben 28 Şubat'ta değil Mayıs'ta gidicem ya...

Bak yine sinirlendim.



Berlin'e gitmeme 4 gün kaldı. Bir haftadır her gün uykum kaçıyor, Amerika'ya giderken de böyle olmuştu. Amacım, bu yazıda da olduğu gibi, Erasmus süresince hoşuma giden ya da gitmeyen şeyleri bolca abartarak yazıya döküp sizle paylaşmak. 

Dipnot: Yazılarım %100 gerçeğe dayanmadığı gibi %100 hayal ürünü de değildir. Bolca abartma vardır.

Anca bu yazıda eleştirdiğim noktalar gerçektir. Yani diyorum ki dilime düşmeyin, çok fena olur...

Bir de evrene olumlu mesajlar gönderelim secretın gücüne inanalım, kendimize iyi bakalım.

10 Şubat 2012 Cuma

"İnsanın hamurunda kötülük de vardır."; sadece sızacak bir delik arar. Ve sanırım insan büyüdükçe, hamur gerildiğinden bu kötülüğün hacmi artar.

Oldum olası yok mudur bu tartışma: insan doğuştan kötü müdür yoksa maruz kaldığı şartlar mı onu kötü kılar? Şimdi bu sorunun cevabını arayıp bulamamaya çalışmayacağım. Söyleyeceğim şey şu ki, insan büyüdükçe o veya bu şekilde kötüleşir. Kimi bastırabilir bu güdüyü, kimi etrafındakilere sıçratarak dışına çıkarır.
Bir de büyüdükçe insanın karakterinde öyle köklü, büyük değişikliler olmaz; sadece diğerlerine nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Kimilerinin yanında konuşmayı, kimilerine susmayı öğrenir. İnsanlara iyi davranmayı ya da davranmamayı öğrenir. Bu değişim de sanırım üniversitede başlar, benim çevremde ve bende öyle.

Mutasyona uğrayan sadece hayvanlar değildir, insanlar da mutasyona uğrar, daha fazla hayatta kalmak için. Sevmek için ya da sevilmek için. Başarılı olmak için. Daha fazlasına ulaşabilmek için.

Bu mutasyon sanırım 20li yaşlarda başlıyor. Bu dönem artık hepimizin "Ee mezun olunca napıcaaz?" sorusuna denk düşüyor. Herkeste bir not kaygısı, bir "ben" kavgası... Hele de "Uluslararası İlişkiler" gibi rekabeti ders olarak bize sunan benim bölümümde.

Birkaç haftadır etrafımdakilere hep şunu söylüyorum: "Devletlerin o rekabeti, o hırsı, o etiksizliği bize de yansıyor sanırım." Ne kadar çok teori öğrenirsem öğreneyim uluslararası alanda hep realizmi savunacağım: Güçlü olan kazanır. Peki sosyal yaşamda ahlak değerlerinin hiç mi geçerliliği yok ? Dedim ya uluslararası rekabet bize yansıyor diye; bizim bölümde bu değerlerden az var arkadaş! Herkeste bir hırs, bir kuyu kazmacalar, bir kıskançlıklar, bir dedikodular...

Bu yazıyı yazmamdaki amaç kimseyi töhmet altında bırakmak olmadığı gibi aslında hepinizi sorumlu/sorunlu addetmektir. Bu sadece biz "geleceğin diplomatları"na has bir durum değildir elbet. Senin de hamurunda kötülük var ey mühendis, sen de saf ayağına yatma geleceğin öğretmeni.


Sonra 'ben kötü biriyim.' diye özeleştiri yapınca suçlu oluyorum. Azıcık kendisiyle yüzleşmesi gerek insanın. 

25 Ocak 2012 Çarşamba

bloğu olan başka bir arkadaşım arada sırada "ilgilen şu bloğunla!" diye azarlar. ben de her defasında derim ki "e her mevsim yazıyorum işte, o yeter."
sonbahar mevsimini atlamışım. ama bi kıyak yaptım sana sayın okuyucu, yenilendim. yazdan beri pek çok şey yaşadım, gördüm, duydum, hissettim. hissizleşmeye de başladım. ama sanırım en çok şaşırdım ve üzüldüm. en yakın zamanda (mesela gelecek mevsime) bomba bir yazıyla geri döneceğim.

ama yazdan bu yana birkaç kitap okumayı başarabildim. işte kalemime takılan birkaç satır:

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

"Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı."

"Korkuyu beklemek, korkudan beterdi."

"Zaten intiharların çoğu başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu?"

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."

"Benim fikrimce aşk diye ayrı mücerret bir mefhum yoktu. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı."

"Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip biri çıkar. Ama senin gibi biri yoktur."

bu aralar şunu ve max fm'i çok dinliyorum. Marquez- Kırmızı Pazartesi okuyorum. düşünmemem gereken şeyler düşünüyorum. boyumdan büyük laflar edip düşüncesinin altında eziliyorum.

4 Ağustos 2011 Perşembe

sanat,

beni bana anlatma biçimidir.
beni sana anlatma biçimidir.
beni kendime saklama biçimidir.
kalabalıklardan kaçma biçimidir.
derdimi onca insana anlatma biçimidir.

sanat; sanat için midir, yoksa halk için mi?
kimileri için yaşamanın başka bir formatıdır.
ama kimse görmez sanatın içindeki gerçeği,

sana't.

ben kendimi, derdimi sana anlatmak için türlü kelimeler üretiyorsam, tüketiyorsam bu önce senin içindir, senin sayendedir.

halk içindir.

ya anlatmak istediğini anlamayan bir halk içindir, ya yanlış anlayan bir halk içindir ya da gözlerini sıkıca kapatıp görmek istemeyen bir halk içindir.

kimse anlaşılmamayı göze alamaz. göze alanlar vardır elbet, kendi karmaşıklıklarının dışavurumudur sanatları. yazarlar, çizerle, boyarlar. ancak biri sormayagörsün; hemen başlarlar açmaya, açıklamaya.

herkes kendini anlatma derdindedir.
herkes birbirini anlama yarışı içindedir.

ben bu yarışta kaçıncıyım?
ya da sence sen ipi göğüsler misin?

1 Ağustos 2011 Pazartesi

gün geçtikçe heyecanlanıyor, seviniyor, meraklanıyor ve aynı zamanda korkuyorum.
an geçtikçe yapacak daha fazla şeyim olduğunun farkına varıyorum.
hayatım hakkında hemen karar vermem gerektiği hakkında kendime baskı yapıyor, düşünüyor, çeşitli planlar yapıyor, çıkmaza girince "amaaaan bakalım zaman neler gösterecek" diye bir çıkış yolu buluveriyorum.

tanrım ben amerikaya gidiyorum!
hemmen planlar yapmalıyım!

21 Temmuz 2011 Perşembe

yastayız Rowling





90'larda çocuk olmak Yüzüklerin Efendisi'yle haşır neşir olmaksa milenyumda çocuk olmak Harry Potter serisine kıyısından köşesinden ama mutlaka aşina olmaktır. Ben aşina olmakla kalmayıp bu dünyaya giren ve hiç mi hiç çıkmak istemeyen, kitaplarını su gibi içen, susayıp tekrar tekrar, kana kana içen; filmlerindeki eksik gedik ne varsa bulmak, eleştirmek için gözünü kırpmadan izleyen, doyamayıp yine izleyen o harrypottercılardan biriyim.

Felsefe Taşı'nı 5. sınıfta okudum. İlk 20 sayfasında afallayıp tekrar tekrar okudum. bu bi çocuk kitabı değil miydi? Uçan motosiklet de neyin nesiydi? Hele kediye dönüşen bir kadın! Ardı ardına Ateş Kadehi'ne kadar okudum. Şimdi bile ilk 4 kitap bir bütün sonraki 3 kitap ayrı bir bütün gibi gelir. Kim-olduğunu-bilirsin-sen'in kim olduğuna akıl sır erdiremedim bir süre. Kitap aşkımın tavan yaptığı, elimden kitabı düşürmediğim, su içmeyi bile unuttuğum, bu nedenle sık sık annemle kavga ettiğim zamanlara tekabül eder şu ilk 4 kitap. Bir keresinde para kaybetmiştim de annem hıncını biricik HP kitaplarımdan çıkarmıştı. E ben de n'apiyim, Türkçe kitabımın arasına sıkıştırıp Azkaban Tutsağı'nı okumaya devam ettim. Babam "maşallah kızıma" derken yine yakalandım.

Fen dersinde laboratuarda otururken iki HP'ci arkadaşımla "kim daha önde?" yarışına tutuştuk Ateş Kadehi hakkında. Sizi bilmem ama Ateş Kadehi benim için özeldir; kara büyülerle iyice yakınlaşmaktır, Harry'nin ilk aşkını tadışıdır, Ron'un Hermione'yi ilk kıskanışıdır, Potter'la Voldemort'un ilk yüzyüze gelişidir... Ayrıca o ana kadar okuduğum eenn uzun kitaptır. Daha sonra, hala hayatımda okuduğum en uzun kitap ünvanını barındıran, Zümrüdüanka Yoldaşlığını saymazsak. Zümrüdüanka Yoldaşlığı demek LGS'ye hazırlanmak demekti. (Bir de şu var. Boşuna demiyorum HP bir tutkuymuş meğersem.) Efenim itiraf etmek gerekirse ben Sirius'un ölümünden dolayı pek de kahrolmamıştım. Tülün arkasına düşmüşmüş falan, duygulu bir anlatım değildi ne kitapta ne filmde. Ancak Harry'nin Hogwarts'ta yana yakıla Sirius'un hayaletini ararken Neredeyse-Kafasız-Nick'in, Sirius'un neden hayalet olarak aralarına geri dönmediğine dair açıklamasından oldukça etkilenmiştim.

Melez Prens demek lise demekti. Kitabı uzuuun arayışlarım sonunda elde ettikten sonra içime sindirerek yavaş yavaş okudum. Sayfalar ilerledikçe Melez Prens'in kim olduğuna dair tahminler ve tartışmalarla keyif çatarken bir gün arkadaşım suratıma pat diye gerçeği yapıştırdı: "Melez Prens, Snape." Ki ben hiç ihtimal vermemiştim ona, ki ben daha kitabın çok başındaydım. Neyse, Melez Prens demek tam final zamanımla Dumbledore'un ölümünün olduğu bölümün çakışması demekti, kitabı elimden düşüremem demekti. Anka kuşu olanca güzelliğiyle, ağıtlar yakarak Hogwarts'ı terk ederken benim ağlamam demekti. Bu sahneyi gözümde çok canlandırdım,çok heveslendim; ama filmlerin kitaplara asla tamamen sadık kalamadığına bu sahnenin tüm büyüsünün bozulmasıyla karar verdim. Bırak anka kuşunu, cenaze bile yoktu ki filmde, David n'aptın sen!

Ve Ölüm Yadigarları.. J. K. Rowling'in bir otel odasına bıraktığı notla öğrendim kitabın bittiğini ve dört gözle beklemeye başladım. E Rowling bazı karakterlerin son kitapta öldüğünü ve bundan üzüntü duyduğunu belirtmişti o notta (Bu da nasıl bir saçmalıksa, 'ben Moddy, Lupin, Tonks ve Fred'i öldürdüm, bundan üzüntü duyuyorum. Ama birilerinin ölmesi gerekiyordu.') Hangi birimiz Dumbledore'dan soğumadık ki bi an için, hangi birimiz Rowling'in hayalgücüne hayran kalmadık. Snape'in anılarına girince ve Harry'nin de bir hortkuluk olduğunu öğrendiğimizde hangimiz ağzımız açık kitaba bakakalmadık. Ve hangi birimiz onlarca önemli şeyi filmde göremeyince hayal kırıklığına uğramadık. Hele ki kitabı unuttuğuma kanaat getirip yine okuyup, bitirdiği anda, tüüm ayrıntılar kafamın içindeyken filme giden ben, her sahnede bir eksik,gedik buldum. Yapsana şu filmi 3 saat. Hayır yani, finaldi zaten. Hevesi kursağımda kaldı.

Neyse efenim, komşu kızıyla hep konuşur, 20 yaşımıza gelmemize rağmen hala HP filmlerine gidecek olacağımız için utanır gülüşürdük. Ama üniversite beni bu konuda hayal kırıklığına uğratmadı vee etrafımı HP tutkunlarıyla çevirdi. Şanslıymışım. Ve hep dedim, yine diyorum ki, Harry Potter bir çocuk serisi değildir.

J.K. Rowling şöyle dese yeridir: "Bir kitap yazdım, ne hayatlar değiştirdim."
Kadın sokakta yürüyen herhangi biriyken öyle bir hava yarattı ki en zenginler listesinde ilk sıraları çekti. Bizim kerata Daniel ve tayfası da bundan az ekmek yemedi hani.







yazacak daha tonla şey var, amma velakin şu iki fotoğraf bunların bir kısmını anlatıyor sanırım.



O değil de, bitmeseydi ya.. Yastayım.